5 Ekim 2012 Cuma

PORFİR AĞACI'NDAN KABALA FELSEFESİ'NE DİNİN RASYONEL SINIRLARI

       Porfir Ağacı’ndan  Kabala Felsefesi’ne  dinin  rasyonal  sınırları

Mutluluğa sanat, sevgi ve felsefe yollarından  varılabileceğini bendeniz hep söylerim, ancak bunu benden çağlar önce  felsefe tarihine geçmiş  büyük düşünür Plotinos  söylemiş olduğuna göre doğru yoldayım demektir. Tanrı’yı sanatçı duyulur alemde, seven kişi insan ruhunda, filozof anlaşılır alemde arar. Ne var ki tanrıya ancak felsefesel bir kendinden geçişle varılır, düşünceyle varılan gerçek sanatı ve sevgiyi aşar, sanatla ve sevgiyle varılanın ancak soluk birer gölgeden ibaret olduğunu ortaya koyar ve insanı tanrısıyla birleştirir. Anlaşılır aleme götüren yöntem, Platon’da olduğu gibi “diyalektik” yani “eytişim”dir. Eytişim Plotinus’ta, Platon’da da olduğu gibi, doğruya vardıran bir mantık’tır: “Anlaşılır’a ulaşıncaya kadar birleştirir, toplar, böler. Diyalektik, felsefe demektir, genele doğru yürüyen bir uslamlamadır, bir akıl yürütmedir. 

Mısır Yunanlılarından Plotinos ( İÖ.204- 264), yeni-platonculuğun temel öğelerini  öğretmeni  İskenderiye’li Ammanios Sakkas’tan  öğrendiği halde, kurucusu sayılır. Çünkü Platonculuğun gizemsel yanını ,Antikçağ Yunanlılarının bütün düşünceci düşünürleriyle uzlaştırıp dizgeleyerek, o geliştirmiştir. Bu bakımdan Plotinosçuluk seçmeci bir öğretidir. Antikçağ Yunanlılarının bilgi sevgisi “philosophia”, tanrı bilgisi “Theosophia”ya dönüşmüştür. Plotinosçuluk, hristiyanlığın temellerini atan kilise  babalarının başlıca kaynağıdır; ama, Yahudi geleneksel öğretileriyle de önemli parelellikler gösterir. Kabala felsefesi’ni okurken ve tanırken bunları anımsamamak mümkün değildir. Aslında Plotinos’un öğretisi, türümcü kamutanrıcılık, yani bir başka deyişle “Pantheizm”dir ; çünkü ona göre her şey, evrendeki her şey,  Tanrı’dan çıkmıştır ve Tanrı’ya dönecektir. Bu çıkış, güneşin ışınlarının yayılması ya da bir kaynaktan su fışkırmasını dile getiren “Perilampsis” ( Yunanca )  deyimiyle terimler.  

Perilampsis terimi, Plotinos öğretisinin başkavramıdır. Bu yayılma ve fışkırmayı şöyle anlatır: “Bütün şeylerden önce ve kendinden sonra gelenlerden farklı bir şeyin bulunması gerekir. Bu, BİR olan’dır. O, hepsinin ilki olduğuna göre, kendi kendine yeter. Çünkü sonra gelen, önce gelene muhtaçtır ama önce gelen sonra gelene muhtaç değildir. Eğer birbirinden meydana gelen varlıklar varsa tümünün de doğrudan doğruya ondan gelmeleri gerekir. Eğer o bütün varlıkların birincisi ve Bir olan’sa, hepsinin en tamı ve en güçlüsü olmalıdır. Tamlık ve olgunluk içinde olansa kendiliğinde kalmaya katlanamaz, başka varlıklar meydana getirir. Bu sadece düşünen varlıklar için değil, bitkisel, cansız için de böyledir. Örneğin ateş ısıtır, kar soğutur. Özetle hiçbir şey, etkin olmamazlık edemez. Öyleyse en tam ve en olgun, nasıl kendiliğinde kalabilirdi ? “ Plotinos’un Ennead’lar  V.kitap, IV.,I

Bir olan deyimiyle dile getirdiği Tanrı’yı da şöyle tanımlar: ---Bir olan, bütün şeylerin hiç biri olmadığı içindir ki bütün şeylerdir. Bütün şeylerin hiç biri onda olmadığı içindir ki ondan gelirler. Bir olan TAM’dır, çünkü hiçbir şeyi aramaz, bir şeye muhtaç değildir. TAM olduğu içindir ki TAŞAR, taşmasıyla da kendinden ayrı bir şey meydana getirir. Böylece her şey bir olandır, ama hiçbir şey bir olan değildir.  Her şey bir olandır, çünkü varlığını ondan alır. Oysa kendiliğinde kalır. Nasıl ki çizginin bir önceki noktası  bir sonraki noktada  yok olmaz. ---Ennead’lar V. Kitap --- Plotinos, bu deyişle, Tanrı’nın varlıkları meydana getirmekle tözce eksilmediğini  anlatmak ister. Şöyle der: --O, hiçbir yerde olmadığı içindir ki her yerdedir.---Bir olan, gerçekten biriciktir. Plotinos’a göre;  Tanrı’dan ilk önce us dünyası yayılır, ondan ruh dünyası yayılır, ruh dünyasından da cisimler dünyası yayılır. Evren böylelikle üç aşamada oluşur.  Varlaşma us dünyasıyla  başlar. Ondan da ruh dünyası fışkırır. Orada cisimsiz ruhlar vardır, us bütünüyle bulunmaktadır. Us, sonsuza dek bölünmez ve dağılmaz kalır. Orada ruh da bölünmez ve dağılmazdır ama özünde bölünme ve dağılma vardır. Ruhun bölünmesi,  us dünyasından uzaklaşması ve cisimleri meydana getirmesiyle olur.

Ruhun bölünmesi,us dünyasından uzaklaşması ve cisimleri meydana getirmesiyle olur. Nitekim, bu yüzden, ruh cisimlerde bölünür,---denir. O halde nasıl olur da, hem de ve aynı zamanda, bölünmez olarak da kalır? Şu anlamda ki usdan tümüyle uzaklaşmış değildir, kendinin bir bölümü cisimlere girmez, cisimlere girmeyen bu bölümün özüysebölünmezdir. Platon’un , ruh bölünmez bir özle cisimlerde bölünen bir özden yapılmıştır, sözü şu anlama geliyor: Ruh us dünyasında kalan bir özle bu öze bağlı kalarak merkezden çıkan bir yarıçap gibi, buraya kadar uzanan bir özden yapılmıştır. Bunun içindir ki hem bölünür, hem de bölünmezdir. Ruh cisme bir bölümüyle değil, bütünüyle girer.Bunun içindir ki bölünmüş değildir. Ama cismin bütününü kaplar, bunun içindir ki bölünmüştür. O, devinimsizdir, ve bir şey yapmış değildir. Bir yüzün bir çok aynalardaki yansısı gibi sadece kendini bütünüyle yansıtmıştır. ( Eneades I, IV )  Ruh, hiç kuşkusuz Platon’da olduğu gibi, Plotinos’da da ölümsüzdür. Biz her birimiz ölmez miyiz? Yoksa bütünüyle mi yok oluyoruz?  Bunu doğayı izleyerek öğrenebiliriz. İnsan basit bir varlık değildir, bir ruhu ve bir bedeni vardır. Bu beden ruhun aletidir. Her ikisinin de doğasını incelersek bedenin karmaşık olduğunu ve sürüp gidemeyeceğini görürüz. Usumuz yani zihnimiz ve duyularımız, bunun böyle olduğunu tanıtlıyor. Onun zamanla bozulduğunu , çözüldüğünü, her türlü kayıplara uğradığını  ve aslına döndüğünü görüyoruz. Bir cisim başka bir cismi başkasına dönüştürür ve yok eder. Doğan şeylerin her birini ayrı ayrı ele alsak bile onların tek bir bütünlük içinde olmadıklarını görürüz. Biçim ve özdek olarak ikiye bölünmüşlerdir. En basit cisimler bile bu özelliği taşır. Bundan başka cisim olarak bir büyüklükleri vardır. Küçük bölümlere ayrılır ve parçalanırlar, demek ki bozulur ve yok olurlar. O halde beden, varlığımızın bir bölümü ise bütünüyle ölmez değiliz. Bedenimiz, ruhumuzun bir aleti olduğuna göre ancak belli bir zaman için verilmiştir. Ne var ki insanın temel bölümü, insanın asıl kendisi, bir özdeğin( material) biçimi ve bir aletin kullananı gibidir. İki anlamda da insan RUH’tur. Hangi sağduyulu kimse böylesine bir varlığın ölmezliğinden kuşkulanabilir?  Plotinos’a göre –üç basamaktan inerek varlaşan insan, çift yanlı merdivenin öteki üç basamağından çıkarak Tanrı’sına dönecektir. Çıkış basamaklarının birincisi algı, ikincisi us (akıl), üçüncüsü gizemsel sezgidir.—İnsan önce duyulur şeyleri algılayacak, sonra anlakalır şeyleri uslamlayacak ( akıl yürütecek), sonunda da esrime ( Yunanca Ekstasis )ile gizemsel sezgi ye yani Theoria’ya erişerek Tanrı’sına kavuşacaktır.  İnsan yaşamının ereği (amacı) budur.

Kabala felsefesini okurken ve düşünürken bütün bunları  okuyanın yorumlarına sunmak istiyorum, daha doğrusu  benzer noktaları sormak ihtiyacıyla bu çalışmayı oluşturmaktayım. En yüksek evre Tanrı ile olan birliktir. Doğu anlatımı ile “Vahdet’i Vücut” felsefesi ( tasavvuf), bu yalnızca  bir esrime-ecstasy durumu içinde olmaktır. Burada ruh, kendi düşüncesini aşmaktadır. Tanrı’nın ruhu içinde kendisini kaybeder, Tanrı ile bir olur. Bu, Tanrı’ya mistik bir geri dönüştür.

Bu dizge, Yunan felsefesi ile Doğu Dininin bir birleşimidir. Aşkın Tanrı öğretisi içinde dinsel bir yapıdır.Her şeyi algılama bakımından kamutanrıcıdır.  ( Pantheizm )  Plotinus’un öğrencisi olan Porphyry ile Yeni-platonculuk devam eder. Porphyry (İÖ.232-304), hocasının felsefesini geliştirmekten çok onu açıklamaya girişmiştir. Çilecilik ve popüler din düşüncelerini  vurgulamıştır. Ayrıca Pisagor’un yaşam öyküsünü kaleme almış ve Platon ve Aristo’nun dizgeleri üzerine yorumlamalarda bulunmuştur. Aristoteles mantığının yeni-platoncu bir yorumunu yapmıştır. Kavramların eski mantıktaki bağımlılıklarını ve aşama sıralarını gösteren bu şema PORFİR AĞACI deyimiyle onun adına bağlanmıştır. Bir ağacı andıran bu şemanın gövdesi, birbirinden türeyen cinslerden, dalları da o cinslerden türeyen türlerden meydana gelir. Kökte töz ( cevher) vardır, bu kökten cisimli ve cisimsiz olmak üzere iki dal türer. Bu dallardan cisimli olanı cisimler türetir. Gövdeye katılan cisimler canlı ( Animé) ve cansız olmak üzere iki yeni dal türetir. Gövdeye katılan canlıdan yaşayan türer, ondan da duygulu ve duygusuz olmak üzere iki dal türer. Duyguludan türeyen hayvan cinsinden uslu ve ussuz olmak üzere iki yeni dal oluşur. Bunlardan uslu insan oluşturarak, gövdeyi geliştirir ve en tepeye çıkarmış olur. Tözden insana varan bu oluşma, Yeni-platoncu yorumla Aristoteles’çi bir oluş anlayışını dile getirir.

Şimdi, Kabala felsefesi ile ilgili yorum yapacak olursak; önce anlam olarak açmak gerekirse, Kabbala, İbranice “kibbel” kökünden türetilen bir sözcük ve “gelenek”anlamına geliyor. Kabbalah, Tevrat’ın açık anlamlarının altındaki gizli anlamları dile getiren harf ve sayı gibi simgelerle varlık-birliği yani Vahdet’i Vücut düşüncesini ileri süren bir Yahudi yapıtıdır. Sanıldığı kadar eski  olmadığına göre;

Pythagoras, Platon, Aristoteles,  Plotinos, İamblikhos, Proklos gibi eski Yunan düşünürleriyle ve hatta Scotus Eriugena  gibi Ortaçağ Hristiyan düşünürlerinden belli izler taşımaktadır. Kabbala, belli bir zamanda yazılmış değildir ve oluşması yüzyıllarca sürerek ortaçağın sonuna doğru tamamlanmıştır. Sefer Jezirah ( Yaratımın Kitabı ) ve Sefer Hazzohar ( Işığın Kitabı) adlarını taşıyan iki kitaptan oluşmaktadır. Bir ve tek olan Tanrı’nın gücünü, en yetkin ve Mutlak Varlık olduğunu anlatan, oluşumu ve ruhun ölümsüzlüğünü, ruh göçünü ve “Evrenin İlahi Planı”nı anlatan insanlığın en mütekamil  teolojik felsefesi olduğu  yatsınamaz bir gerçektir.  Bütün bunları okurken anımsamadan geçemiyeceğim iki düşünürü daha buraya ilave etmek istiyorum; ruh göçü ile ilgili olarak Pithagoras derken Orphik-Pythagorasçı izler hissedebiliyorum, ayrıca Anaximandros ve de enkarne olma konusu ile ilgi olarak Uzakdoğu dinlerini anımsatıyor. Ortaçağ felsefesi ile ilgili olarak –dogmanın evriminde biçimsel etmen olması nedeniyle—Gnostikleri de düşünmeden geçemiyorum.

Her felsefi çalışmada olduğu gibi yine şimdi burada, konuyu ucu açık ve tam olarak bitirilmemiş sayarak sofistlerin dialoglarındaki  gibi sonlandırıyorum...

Aslında bir sonraki yazımda uzun uzun Pythagoras’ı ve mathematalarını masaya yatırmak arzusundayım. 

Tüm krallıkları taçlandıran en büyük Krallık ve tüm evreni aydınlatan bilgelik ışığıyla daima aydınlatsın bizleri... 

 

Füsun  Kankat

 



__________ ESET NOD32 Antivirus tarafından sağlanan bilgiler, virüs imza veritabanı sürümü: 7552 (20121005) __________

İleti ESET NOD32 Antivirus tarafından denetlendi.

http://www.nod32.com.tr

22 Eylül 2012 Cumartesi

Platon'un Timaios adlı eserinde

                    PLATON’UN  “TİMAİOS”  ADLI  ESERİNDE  DOĞA, KOSMOS VE  İNSAN  ÜZERİNE

Tabiat bilgisi Platon için dialektik gibi kesin bir bilgi değildir. Gerçi idealar, bunların içinde özellikle “iyi ideası” , duyulur dünyanın “nedeni”dir; ama duyularla kavranılan dünya yine de meydana geliş (genesis) ve yok oluşun alanıdır. Bunun için de hiçbir zaman diyalektik bilginin, öncesiz-sonrasız olan ve hep kendilerine eşit kalan idealara yönelmiş bu gerçek bilginin konusu olamaz. İşte tabiat problemini bu anlayışla ele alan Platon, “Timaios”un daha başlarında açık olarak: “Meydana gelen ve yok olan nesneler için gerçek bilgi”episteme” olamaz, bunlar ancak inanç, bir kanı, inanılabilecek bir görüş olabilir”—diyor. Dolayısıyla, ancak olasılık karakteri taşıyan tabiat bilimi, gerçek varlığı kesin olarak kavrayan idea öğretisinden, bilgi değeri bakımından çok aşağıdır. Tabiat oluş halinde bir dünya olduğu için  öncesiz değildir, meydana gelmiştir. Ona Demiourgos şekil kazandırmıştı.                                        Demiourgos, bir ereğe göre oluşturan, etkiyen bir kuvvettir. O, iyidir, iyiliğinden dünyayı yaratmıştır.     İdealara, bu salt şekillere bakarak, bunları örnek alarak dünyayı oluşturmuştur. Onun için dünya en yetkin, en iyi, en güzel dünyadır. TANRISAL AKLIN ( NOUS ), “iyinin kendisinin” ürünü olarak biricik bir dünyadır. Bu anlayışta Demiourgos, “iyi ideası” ile aynı şey olmaktadır. Platon’un daha Politea(Devlet) dialoğunda, bütün gerçek varlıkların en üstüne yükseltilmiş olduğu “iyi ideası”= TANRI, NOUS, hem ideaların hem de duyulur dünyanın yaratıcısıdır. Platon’a göre İDEALAR, NESNELERİN İLK ÖRNEKLERİDİR.  TANRI, BU İLK ÖRNEKLERE BAKARAK YERYÜZÜNDEKİ NESNELERİ YARATMIŞTIR. İDEALAR, İLK ÖRNEKLERDİR.  Kabala’nın kadim felsefesini düşününce; Tanrı, “Adam Kadmon”u şekillendirdikten sonra  dünyevi adamı yarattı—diyor . Platon’un “insan ideası”...

Kadim Yahudi felsefesine göre; insan, fiziksel ve ruhsal özellikleri lle tüm yaradılışın bir minyatürüdür.Yani, mikrokosmos...  Zohara göre “Adam Kadmon”, boşlukta (topos=mekan) açığa çıkan ilk yüzdür. Tanrı’nın suretinde yaratılan Tanrısal insandır. O, ilk ve oijinal adam ideasındadır.     Ona dünyevi şehinah denmektedir. Adam Kadmon, Tanrı’nın hayal gücünden doğar.     Platon, idealar, ilk örneklerdir diyor ya; yeryüzündeki  oluş içinde bulunan nesneler, duyusal varlıklar da bunların yansıları, kopyaları, resimleridir. (eikones=ikona)                                                                                                 Platon, Timaios’un sonunda, tek bir dünyanın olduğunu bunun da yetkin bir dünya olduğunu ayrıca belirtiyor. İyi ideası(Demiourgos), kendisini şekillendirdiği için dünya eksiksizdir, yetkindir. Platon’a göre, düzenleyici  Tanrı (Demiourgos), ancak tek bir mükemmel dünya yaratmıştır. Duyulur dünyanın “nedeni” idealardır ama bu dünya, idealara tamamiyle uygun değildir. Olabildiğince uygundur.                 Bu da duyu dünyasının başka bir ilkeye dayanması yüzündendir. Bu ilke de mekan (topos) dır. Tanrı, duyu dünyasını  mekan içinde oluşturmuştur. (Uzam)                                                                                           Mekan, ne düşünce ne de duyularla bilinebilir, ne bir kavram ne de bir algıdır. Ne bir idea, ne de bir duyu nesnesidir. Mekan (uzam) olmasaydı gerçek varlık (ontos on) görünemezdi; çünkü idealar duyu nesneleri olarak kopya edilemezdi. “Mekan, dünya sürecinin içinde geçtiği, bütün cisimsel formlara bürünen, her nesneye yatak olan şeydir.”  Kabala felsefesindeki  anlatımla büyük benzerlik ve paralllikler var, ancak genesis –oluşumun anlatılması çok ayrıntılı ve insana  gayri ihtiyari Cern’deki Tanrı parçacığı olayını anımsatıyor. Bütün bunları okurken ve düşünürken,  felsefeseverlerin  Anaxagoras’ın düşüncelerini okurkenki  “—Aaa bak Platon’dan bile evvel  bunları söyleyen varmış !” derken ne kadar yanıldıklarını ve yüzyıllar önce Yahudi öğretilerine kadar gitmeleri gerektiğini  görebiliyorum...                                                                                                                                                              Platon’un Timaios  adlı eserine dönerek;  evren (kosmos) mükemmel olunca, aklı ve ruhu da olacaktır. Demiourgos, Kosmos’u yaratırken ilk olarak ruhunu oluşturmuştur. Bu ruh hem evreni hareket ettiren ilkedir, hem de onun hakimidir. Hem onun içindedir, hem de onu çevreler. Bütün sayılar ve ölçü oranları onun içindedir. EVRENİN MATEMATİK BİÇİMİNİN KENDİSİDİR.

Füsun  Kankat

 

 

 



__________ ESET NOD32 Antivirus tarafından sağlanan bilgiler, virüs imza veritabanı sürümü: 7506 (20120922) __________

İleti ESET NOD32 Antivirus tarafından denetlendi.

http://www.nod32.com.tr

22 Ağustos 2012 Çarşamba

Monotheizm'e Geçerken

TEK  TANRILI  MONOTHEİST  DİN  ANLAYIŞINA  GEÇERKEN

Antik Yunan dünyasında çok hatta pek çok tanrıların mitleriyle insan hayatı anlam bulurken, birileri akıl yürütme ile büyük ve en büyük bir aklın, en yetkin, en iyi ve en güzel  bir yüce varlığın tek bir yaradanın mevcudiyetine inanmaya başlamışlardı. İÖ.5.yy dan başlarsak en önce Pythagoras, daha sonra Ksenophanes, Anaxagoras, Platon ve Aristoteles....İÖ.4.yy boyunca  evren (kozmos) ve oluşum           üzerine , insan üzerine düşünüldü ve felsefi  dizgeler ortaya konuldu. Bu konuda  çağlar boyu etkisi hissedilen en büyük düşünce dizgesi  Platon tarafından ortaya konulmuş tabii. Platon’un bütün diyaloglarını okuduğumuz zaman “Bu adam tek, en  yetkin varlığın akılların aklı en büyük aklın varlığını ilan etmiş zaten. Kendisini peygamber de ilan etmemiş, eee o zaman diğer dinlere ne lüzum var “ gibi sorular akla gelebilir. Akla gelebilecek ikinci soru; Platon’dan 800 veya 1000 yıl evvel Musa peygamber vardı.  Acaba bir şekilde Musa etkisi var mı?  Kim kimden etkilendi de bu büyük dinler(monotheist dinler) ortaya çıktı. Musa peygamberin Platon’da etkilenecek hali olmadığına göre,           Platon Mısır’a, Fenike’ye filan gidip oradaki Yahudi öğretileri ile tanışmış olabilir mi?

Büyük İskender’den itibaren Hellenistik Dönem’de (İÖ.3 – 1.yy), İskenderiye Okulu’nun başlattığı bilimsel hareket ve 700.000 ciltlik kütüphanesi  ve astronomi, tıp ve felsefe üzerine zengin çalışma ortamı sunan bir vaha gibi İskenderiye milat yıllarında büyük bir kültürel sentezin merkeziydi.

İskenderiye’deki bilimsel hareket, Roma devletinin merkezileşmesiyle  2.yy’da birdenbire durdu. Yavaş yavaş Yunan dehası, edebiyat ve sanat gerilemeye başladı. Hekim Galenos ve astronom Ptolemaios’tan itibaren fizik bilimler oldukları yerde kaldılar. Dinin yerini tutması lazım gelen “ahlak”, epikürosçuluğun muziplikleriyle Stoa’nın ütopik öğretileri arasında kararsızdı. Yunan düşüncesi yaratıcı günlerini arıyordu. Esasen orijinal sistemler yaratmak gücünden yoksun bulunduğundan eklektik oldu. Aristobulos ve İskenderiye’li Philon MUSA DİNİNİ Platon’la uzlaştırmaya çalışınca , İsa ve havarisi Tarsus’lu Paulus bu dini milli kabuğundan çıkarınca (Yahudilik milli ve tekelci şeklini muhafaza ettiği sürece hiç korkulacak bir şey değildi), artık hiçbir şey onun Yunan-Roma aleminde ilerlemesine engel olamıyordu.  Roma stoacılığı bunu kabul ediyordu, eski felsefenin dağılmış organlarını bir araya getirmek toplamak gerekiyordu. Kutsal Kitap’ın vahyine Pythagoras ve Platon’u, Yahudilerin ve Hıristiyanların Tanrısına, Ksenophanes’in, Sokrates ve Aristoteles’in Tanrısını koydular.

Stoalıların ve birçok Platoncuların örneğine uyarak, geleneksel politeizmle monoteizmi, sıra ile ikinci derecede bir tanrılar silsilesinde kişileşen en yüksek  ve kişisel olmayan bir prensibi ileri süren  panteist bir fikir vasıtasıyla uzlaştırmaya çalıştılar. Bu monoteist kampa geçerken gnostiklerin eon’ları ve kabalistlerin sefirot’ları haline gelen bir tür evrimcilikti.Yunan dehasına uygun ve Hıristiyan eğilimine zıt olarak güzelle iyiyi, çirkinle kötüyü, metafizik kötülükle ahlaki kötülüğü aynı şey saymakta devam ediyorlardı.

Eğer yalnız Tanrı günahsızsa, bu onun maddesiz olduğundandır, ve madde kötülüğün kaynağı olduğundan, her maddi varlık bundan dolayı günahkardır diye düşünülüyordu. Bundan ya günahın zorunlu olduğu, ya da bilge için çilecilikle bedeni körletmenin zorunlu olduğu sonucu çıkarılıyordu. Vücudun ölümden sonra dirileceğini söyleyen Hıristiyan inancına, bedenden ayrılan ruhun ölmezliğini söyliyen Platon’cu dogma; ex-nihilo (yoktan ) yaratmaya,  ruhların önceden varlığı ve maddenin ezeli olması fikri karşı konuyordu.

 

 

Öte yandan toleranslı bir yaklaşımla; Orpheus’u, Pythagoras’ı, Platon’u,  MUSA ile Eşiya ile, Paulus’la  yan yana koymaya ve eski Yunanistan’ın düşünürlerini ezeli ve ebedi logos’un  organları diye tanımaya razı olmak şartıyla ona el uzattılar. Bütün dinlerin kardeş ve bir ilk vahyin çocukları oldukları, milliyet ayrılıklarının bunları ayrı yönlerde değiştirdiği söyleniyordu. En serbest düşünenleri, Moderatos, Nikomakhos, Numenios, MUSA’ya Yahudi PLATON ve Platon’a Attika MUSA’sı (Mouses attikizon) demekten hoşlanıyorlardı.  Fakat  pek az istisnalar bir yana bırakılırsa, yeni inancın müritleri, bu “ eklektizm”in  kendilerine gösterdiği  uzlaşmayı reddettiler.

Platon’da dağınık bir şekilde bulunan hakikatler önünde eğilmeye hazır olmakla beraber, onları Kutsal Kitap’tan aldığını söyleyerek bunların orijinal olduğunu kabul etmiyorlardı. Hıristiyan kanıtları karşısında , Yunan felsefesi, kadim polemik alışkanlıklarını değiştirmek zorunda kaldı...

Hıristiyanlar, YAHUDİLİĞİ ÖRNEK TUTARAK  Kutsal Kitaplar’ın yorumlarından başka felsefe, bir doktrinin doğruluğu hakkında, Kutsal Yazılar’da kaydedilmiş olan vahye uygunluğundan başka ölçü kabul etmiyorlardı. 

Attika büyük filozoflarının yazıları bir tür Kutsal Kitap, esas olarak da bir tür tabiat üstü vahiy haline geldi.  Onların benzeri  bulunmayan şaheserler olduğu söylendi ve her cümleyi, her kelimeyi esin kaynağı sayacak derecede, bunlara bağlanıldı. Filologlar, gramerciler, eleştiriciler, metinleri tahlil etmek, temizlemek, tespit etmek, yorumlamak konusununda birleştiler. Platon’un yalnız düşünce tarzını değil, fakat şekle aşık Yunanlılar için, eserlerinin hemen hemen içeriği kadar değerli olan edebi tarzını , yüksek anlatımını da taklit eder göründüler. Alkinoos, Atticus, Platon’u yorumladılar.             Aphrodisias’lı İskender, bu yorumların en iyisini yapmak için bilimini ve zekasının derinliğini Aristoteles’in yorumlanmasına hasretti. (İ.S. II.yy)

İşte bütün bu düşünsel süreç işlerken daha doğrusu eklektik felsefe çalışmalarının devamında  İskenderiye yeni –platonculuk okulunun pek az tanınmış kurucusu Ammonios Sakkas ve öğrencileri            Longinos,  Origenes, Herennios, PLOTİNOS, ünlü idealistin Platon’un ruhuna daha iyi nüfuz etmesini bildiler.  Yeni-Platonculukta, ve özellikle Plotinus’ta , Yunanistan’ın ruhu , Tanrı, evren, ve insanın varlığı hakkında on yüzyıllık düşüncelerinin sonucunu  kesin ve görkemli bir şekilde anlatmak için bir kez daha kendi kendini dinliyor gibidir.

Şimdi burada Sokrates’in dialoglarında olduğu gibi konuyu götürebileceğim daha çok yol var ve bir sonraki yazıma bırakarak burada sonlandırıyorum.

Araştıralım, düşünelim ve okuyalım.

 

Füsun   Kankat

Kaynakça: Alfred Weber ( Strasbourg Üniversitesinde Profesör)  Felsefe Tarihi  1998 basımı.                                       S. 106 “Eklektizm”

 

 



__________ ESET NOD32 Antivirus tarafından sağlanan bilgiler, virüs imza veritabanı sürümü: 7407 (20120822) __________

İleti ESET NOD32 Antivirus tarafından denetlendi.

http://www.nod32.com.tr

5 Ağustos 2012 Pazar

PLATON VE TEKTANRI DÜŞÜNCESİNİN BAŞLANGIÇ ÖYKÜSÜ

            PLATON  VE  TEKTANRI  DÜŞÜNCESİNİN BAŞLANGIÇ  ÖYKÜSÜ               

Bütün bir felsefe tarihinin öyküsü çok ağır ve sağlam adımlarla incelendiğinde, daima varılan sonuç ; PLATON’un felsefenin babası olduğudur. Platon + Aristo = Felsefe. Kendinden önceki eski Yunan düşünürleri yani  önemli İonia’lı düşünürlerin (Pythagoras ve Anaxagoras gibi) kuramlarını ele alıp toparlamış, kendi dehasını da katarak büyük bir felsefi dizge haline getirmiştir. Dialoglar halinde olan 35 eser bırakmıştır. Evrenin en iyiyi temsil eden en yetkin bir akıl (bütün akılların üzerinde) tarafından büyük bir matematiksel  düzen halinde ereksel (teleolojik) bir yaratım olarak oluşturulduğunu ileri sürmüştür. Biricik, tek, en iyi, en yetkin akıl, akılların aklı... Bir prizmadan geçerek yansıyan ışınların vurması gibi diğer varlıklar da onun ışınlarıdır.

İdealar aleminin esas olduğu, duyumlarla elde ettiğimiz bilgilerin ikincil önemde olduğunu savunurken idealar aleminin Tanrısal dünya-Tanrısal hayatı temsil ettiğini, bu dünyadaki bilgilerimizin birer anımsama(anamnesis) olduğunu söyler büyük düşünür Platon. Ruhun ölümsüzlüğünü anlatırken Orphik-Pythagorasçı görüşün etkileri görülmektedir. Ruhun daha önce Tanrısal alemde sahip olduğu doğru idealar, gerçek hayatta duyumlarla edinilen bilgilerle su yüzüne çıkar anımsama halinde bilgiler meydana gelir. Menon dialoğunda Sokrates, hiç matematik bilmeyen bir köleye doğru ve en uygun sorularla bir geometri problemini çözdürerek bunu tanıtlar. Akılda var olan kodlarla bunu başarmıştır köle. En yetkin, en büyük akıl Demiurge, evrenin mimarıdır. Hava-Ateş-Su-Toprak gibi maddelerle ve evren-ruhu ile uzayda bulunan esas maddeleri(hylo) kullanarak bir sistem haline getirmiştir. Genesis-oluşum gerçekleşmiştir(kosmology-evrenbilim). Timaeus, Phaidon, Phaedrus  adlı dialogları ayrıntılı olarak okunduğunda “tektanrılı dinin” temellerini inşa etmiş olduğunu görebiliriz. Bu da hep Hristiyan döneme geçişin öyküsü kapsamında daha doğrusu Hristiyanlık tarihinde ele alınır ve incelenir. Şimdi burada tartışılması gereken esas konu; Platon ve önceli İonia’lı hatta İzmir-Urla’lı Anaxagoras , bu en büyük akıl (Nous) veya Demiurge (Tanrı) fikrini ortaya koyarken eski Yunan’daki politheist din anlayışından, monotheist din anlayışına geçişin temel taşlarıdır; ancak Hz. Musa ve Yahudiliğe ne demeli ?... Platon’dan  800 yıl önce Mısır’da Kenan diyarındaki bu büyük dinden etkileşim olmuş mudur ?

Platon, Güney İtalya ve Sicilya’da Sirakuza’da bulunmuştur. Hatta bazı kaynaklara göre Mısır’a İskenderiye’ye filan gittiği de söylenirse de şüphelidir. M.Ö.4. ve 3.yy.larda özellikle Hellenistik Dönem’de büyük bir “kültürel ve sanatsal anlamda” göç olmuş. Zamanın en ünlü entelektüelleri, filozofları ve bilim adamları orada toplanmış Kalimakhos gibi, Euklit, Hypatia gibi .                                                Mısır ve havalisindeki Yahudilere Hellenistik Kültür’ü götürmek, Hellenizm’le Yahudiliği ve Doğu Akdeniz kültürünü bir potada harmanlamak... Okuduğum yazarlar, örneğin Frank Thilly, bunu bu şekilde yorumluyorlar. Halbuki tam tersinden bakmak istiyorum; eski Yunan politheist dinden vazgeçiş döneminde Hz.Musa’dan mı etkilendi? Yoksa kendi aklıyla kendi  felsefesiyle bu büyük düşünce dizgesini oluşturdu. Yahudilik mi Antik Yunan’ı etkiledi? Hellen dünyası mı Yahudi dünyasını etkiledi? Büyük İskender’in fetihleri ve Hümanizma hareketi ile Yunanlılar Mısır ve Ön Asya ülkelerine gidiyorlar, Hellenistik kültürü taşıyorlar. Nitekim benim bidiğim kadarıyla İskenderiye’li Yahudi filozof Philon (MÖ.30-50) der ki :_Yahudilik, insan aklının toplamıdır. Pisagor ve Platon gibi Yunan düşünürleri ile Musa ve havarilerin öğretileri aynı temel üzerinde bulunmaktadır. Philon, bunu kanıtlamak için Platonculuk ve Stoacılık düşüncelerini okumuş vealegorik yöntemle kutsal yazılar ile bu düşünceler arasında bağlar kurmuştur.                                                                                                                       Son çözümlemede; Platon kendi aklıyla, akıl yürütme ile bu dünyanın bir mimari olduğunu  buluyor,  Musa Peygamber vahiy ile... Platon’da vahiy yok ve kendini peygamber ilan etmemiş...  Bütün eserlerinde, dialoglarında  devletçilik, ahlak, evrenbilim, ruhbilim, metafizik, eğitim konularında fevkalade sistemler ortaya koyuyor. Kendisinden sonra ve hatta Aristo’dan sonra “Patristik Dönem”den geçerek Doğu Roma (Bizans) Dönemi’nde  Hristiyanlık resmen kabuk ediliyor.  Kilise babalarının birtakım önemli konseylerinden sonra özellikle de MS.325’deki Nicea Konseyi (İznik)vs. derken Hristiyanlık dinine geçiliyor ve felsefe böylece dinin hizmetine girmiş oluyor. Hep eski Yunan politheist dinden Hristiyan monotheist din kültürüne nasıl geçildiği felsefe tarihinde hep incelenir ve irdelenir. Ne var ki Yahudilik (Judaizm) ve Musa Peygamber’den nasıl ne ne şekilde bir etkileşim olduğuna dair tatmin edici felsefi bir açılım veya yoruma pek rastlanmaz Philon’un dışında.                                Bu konuda  farklı kaynak ve yorumlar bekliyorum.  Eski ve unutulmuş kaynaklara bir fener, bir ışık tutacak olan olursa çok anlamlı bir açılım olacaktır.

Füsun Kankat

 

 

 

 



__________ ESET NOD32 Antivirus tarafından sağlanan bilgiler, virüs imza veritabanı sürümü: 7358 (20120805) __________

İleti ESET NOD32 Antivirus tarafından denetlendi.

http://www.nod32.com.tr

15 Temmuz 2012 Pazar

ESKİ YERLER YENİ GÖRÜNTÜLER

                               ESKİ  YERLER  YENİ GÖRÜNTÜLER

Fransız Kilisesi’nin küçük kubbelerinin üzerinden dairesel hareketlerle pürtelaş uçarak önümüzdeki parka gelen ve yeni bir günün doğuşunu akrobatik hareketlerle kutlayan güvercinleri izliyorum.       Güvercinleri ve gürültücü martıları. Gün doğmadan, caddede piyasa ederek, mağazaların vitrinlerine bakan azametli martılar, insanların güne başlamasıyla sahneden nazikçe çekiliyorlar. Sabahın ilk ışıklarında burnumda pastaneden gelen mahlepli çatalçörek kokuları ile önümdeki park-meydana bakarken hayatın akışkan süreci içinde aynı kalan sokak ve binaların uzamında değişen pek çok şeyi düşündüm. Milet’li  Herakleitos’un ruhunu şad ettim. Bir nehirde iki defa yıkanılamayacağını söylerken tam da bunu kast etmiş olmalıydı. Önümdeki meydanda bugüne kadar neler olmadı; baktığım meydan kadar bakan gözlerim de çok farklı bir manada, farklı bir ruhta.                                             Kırk iki yıl önce önünde beyaz bir  Mercedes’ten gelinlikle indiğim kaldırım yok,  bir zamanlar orta meydanı dolduran o eski köşkler de yok zaten. 

Eyfel  Pastanesi’nden burnuma çarpan kızarmış mahlepli hamur kokuları ve sanki cama çarpacakmış gibi uçan onlarca kuşları seyrederken hayatın kendi akışında nasıl bir değişim ve tazelenme yaşandığını düşündüm. Maddeye ilişkin ne varsa durmasına karşın eskiden tanıdığım bir çok insan şu anda yok.  Sabaha kadar gitar çalıp şarkı söyleyen gençler var şimdi parkta.                                                                 Bazı yapılarda bir önceki kuşağın çocukları, torunları veya genç kiracıları, yaşıyorlar. Şimdi görebildiğim;  zaman içinde buraya yerleşen coşkulu gençler, değişik bir devinim içinde yabancı öğretmenler ve köpek gezdiren cadde sakinleri...                                                                                                            Akşam gün batımında kızıl fonda kiliselerin kubbelerini , şafak zamanında da kuşlar ve güzel kokularla beraber caddenin uyanışını seyrediyorum.Sabahı izleyen ben acaba aynı ben miyim?  Karakterimin dışında bilgeliğim, dayanıklılığım, huysuzluğum, huzuru didişken bir hayata yeğlemem vb. benim de ruhumdan pek çok sular aktığını düşünüyorum. Park-meydanın ruhu nasıl değiştiyse, Saroz Körfezi’nin suları nasıl sürekli kendini yeniliyorsa, insan da ruhunda aynı mana ile yaşayıp gitmiyor.Kimi zaman yeni bilgiler, kimi zaman yeni deneyimler, yeni acılar veya sevinçler insan ruhunu rokoko gibi işliyor, zenginleştiriyor, değişime uğratıyor. Semtlerin de ruhu var; tıpkı “dünya ruhu” (anima mundi) gibi...             O semti yaşatan, yürüten işleten bir ruh var. Kiliseleriyle, birbirine benzemeyen yapıları, antikacısı, eczanesi, camileri, daha eskisi, biraz daha yenisi . Yaşlanan kasap, ölen filanca amcanın oğlu halıcı,    filanca eczacının büyümüş yetişkin kızı, o semtin ruhudur. Birilerini göz ucuyla görürsün ve tanırsın görüşmesen de...Fabrikasyon seri imalat yapılardan oluşan yeni semtlerde kilise yoktur, antikacı, yorgancı yoktur, eski kuşaktan bir eczane, tarihi bir kolej, eski bir kitapçı, tarihi markalaşmış bir pastane, eskiden beri gittiğiniz bir dişçi yoktur. Ruhu olmayan bir mekan, insan ruhunda boşluk yaratır. Dünya ruhundan semt ruhuna, semt ruhundan insan ruhuna akan bir yaşam suyu var. İnsana yaşadığını hissettiren de bu akışkanlık galiba... Kuşlar biraz dinginleşti, şimdi çay vaktidir. Yeni bir gün, yeni oluşumlara gebedir . Genesis; sürekli oluşan ve yok olan nesneler dünyası.                                                  Tüm iyimserliğim ve umutlarımla günü karşılıyorum. Hoş geldin sabah, hoş geldin.

 

Füsun  Kankat

 



__________ ESET NOD32 Antivirus tarafından sağlanan bilgiler, virüs imza veritabanı sürümü: 7301 (20120715) __________

İleti ESET NOD32 Antivirus tarafından denetlendi.

http://www.nod32.com.tr