31 Ekim 2013 Perşembe

Güneş Tanrısı Apollon ve Sümbül Çiçeği

GÜNEŞ TANRISI  APOLLON  ve  SÜMBÜL ÇİÇEĞİ

Güneş; her gün sabahleyin doğar, yavaş yavaş yükselir, sonra batıda kaybolur. Bu şekilde o yalnız ayları ve mevsimleri düzenlemez, yaratıcı ışıklarıyla her şeyi diriltir, her şeyi yaşatır. İlkbaharda çiçekleri o uyandırır, ölen tabiatı o canlandırır. Fakat yaz mevsiminin uzun günlerinde ise güneş, ilkbaharda hayata kavuşturduğu çiçekleri açmadan soldurmaya, öldürmeye, çimenleri sarartmaya ve kavurmaya başlar. Güneşin yaratıcılığı ile yok ediciliğini anlatmak için şairler Apollon'a ait birçok aşk mitleri uydurmuşlar. Bunlardan biri de Hyakinthos miti'dir.

Kral Amyklos'un Hyakinthos adında güzel bir oğlu vardı, çok yakışıklı bir delikanlı olduğundan, güneş tanrısı Apollon, onun güzelliğinin hayranı olmuş, ona candan bağlanmıştı. Samimiyetleri ve dostlukları çok ileri gittiğinden, boş zamanlarını Eurotas'ın çiçekli kıyılarında çimenler üstünde disk atmakla geçirirlerdi... Bir gün yine her zamanki gibi, kırlara gitmişler, akan derenin şırıltılarını dinleyerek çeşit çeşit çiçeklerin süslediği çayırlıkta, bu çetin ve eğlenceli sporla meşgul oluyorlardı.                                            Fakat başı çelenkle süslü kelebek kanatlı, güzel ve sarışın Zephiros da Apollon gibi, güzel Hyakinthos'a gönül vermişti. Onun Apollon ile sıkı fıkı görüşmesini çekemiyor, adeta kıskançlıktan kuduruyordu.           Zephiros, gemicilerin en çok sevdikleri bir rüzgar olduğu halde görevini yapmıyor, hatta kederi arttığı, kızdığı zamanlar gemileri kayalara bile çarpıyordu. İşte Hyakinthos'a vurgun olan Zephiros fırsattan faydalanarak, Apollon'un fırlattığı diske yolunu şaşırttı, güzel delikanlının kafasına çarptırdı. Zavallı Hyakinthos hemen yere yuvarlandı, kafası patlamış, ağzından burnundan durmadan kan geliyordu.       Bu felaket karşısında Apollon kalbinden vuruldu, deli divane oldu. Hemen yere çömeldi, ilahi bir güzelliği olan delikanlının başını sol kolu üstüne koydu, kanını sildi ve oğlu Asklepios'a en etkili ilaçlarından koydurdu. Fakat yara ilaç kabul etmedi ve Hyakinthos can verdi.                                                   Kederden ne yapacağını bilmeyen, yaz mevsiminin kızgın tanrısı şöyle bağırdı:  

"- Ey sevgili çocuk, ölüyorsun, senin taze ve güzel gençliğini ben kendi elimle yıktım, yok ettim. Mademki ben seninle beraber mezara, yer altına gelemiyorum, mademki benim yerim göklerdir, istiyorum ki seni kendim gibi bir ölmez yapayım, istiyorum ki seni neşeli ve kudretli olduğum zamanlarda görebileyim, ışıklarımla seni okşayayım, koklayayım. Onun için seni çiçek yapacağım.     Sen yaşayacaksın!  Ben dünyaya yaklaştığım ve ilkbahar, soğuk kış günlerini bozguna uğrattığı zaman  sen topraktan baş kaldıracak, çiçekleneceksin!..."

Apollon , bu sözleri söyleyince, güzel delikanlının yere akan kanından  "sümbül" dediğimiz çiçek fışkırdı, çıktı.

İşte alın size görkemli bir opera librettosu. Bence "Ariadne Naksos'ta"dan sonra harikulade bir eser ortaya çıkabilirdi, ya da estetik harikası bir heykel.  İdealist ve güzele aşık Antik Yunan kültürü zaten bütün güzel sanatların ateşleyicisi değil midir?

 

Füsun Kankat

 

Kaynakça: - Klasik Yunan Mitolojisi  - Şefik Can -

                                        Ötüken Yayınları 

                                                                                                   

 

22 Ekim 2013 Salı

Bach'ı Yeniden Yaratan Adam

BACH'I  YENİDEN  YARATAN  ADAM  

Felix Mendelssohn,  karısı Cecile'in sabah ısmarladığı eti almak üzere Liiepzig'deki küçük mütevazi evinin yakınındaki kasaba uğrar...  Kasap ile uzun zamandır arkadaştır. Bu kasabı tercih etmesinin en büyük nedeni de, kendisine her zaman etin en iyi kısımlarını veriyor olmasıdır. Kafası sürekli notalarla dolu bir halde kasaba girer ve karısının istediği eti hazırlarken dalgın dalgın kasabın hareketlerini izler. Sonunda kasap işini bitirir ve eti bir kağıda sarıp, Mendelsossohn'un eline tutuşturur. Yağmurlu bir gün olduğu için eti koltuğunun altına sıkıştıran genç müzisyen, şemsiyesini de açıp yine dalgın dalgın evin yolunu tutar. Cecile, kapıyı açar açmaz Mendelssohn'un elinde göremediği eti sorar: " Felix, yoksa yine mi unuttun ısmarladığım eti almayı?" Felix anlamaz gözlerle karısına bakarken şemsiyeyi de kapatmaya çalışmaktadır. Tam o sırada koltuğunun altına sıkıştırdığı et düşer. Cecile hışımla eti alıp tezgahın üzerine koyar ve paketi açmaya başlar.                                                            Mendelssohn'un bir anda gözü kasabın eti sardığı kağıda takılır. Kağıt, üzerine bir sürü notaların olduğu bir kağıttır. Daha ilk görüşte bunun önemli bir kağıt olduğunu anlamıştır.      Karısına hemen durmasını söyler. Kadın şaşkın vaziyette dalgın kocasının birden nasıl olup da böyle heyecanlandığına bakar.

Felix hemen kasabın sardığı kağıdı titizlikle etten ayırır ve bir süre öylece kağıda bakar. O sırada notaları okumakta ve kafasında canlandırmaktadır. Birden çığlık atar: "Bu... Bu Bach'ın yazdığı bilinen, ama asla asla ortaya çıkarılmamış ünlü Aziz Matta Passin'u!"                                    "Yani?..." der Cecile; hiç bir şey anlamamıştır. "Düşünebiliyor musun, yıllardır kayıp olduğu sanılan ünlü Passion bu!  Benim hemen gitmem gerek!"

Koşarak kasaba ger döner. "Etleri sardığın bu kağıtları nereden buldun?" Kasap kayıtsızca,   "Yukarıda depoda bunlardan çok" der. Birlikte yukarı çıkarlar. Felix bayılacak gibidir. " Hemen yukarı çıkıyoruz. Ne kadar kağıdın varsa satın alıyorum" der. Birlikte yukarı çıkarlar.  Felix için bu hurda kağıt yığını, Washington kütüphanesi kadar zengin bir bilgi hazinesidir.

Kağıtların içine dalar ve Bach'a ait ne kadar nota varsa ortaya çıkarır. Müthiş bir heyecanla eve dönerek, Bach'ın eserlerini yeniden notaya geçirmeye başlar. İşte müzik tarihinde Bach'ın yeniden dönüşünü sağlayan ünlü Felix Mendelssohn budur. Jakob Ludwig Felix Mendelssohn Bartoldy 3 Şubat 1809'da Hamburg'da dünyaya geldi. 12 yaşına kadar 6 senfoni, koro parçaları ve piyano için eserler yazdı. En büyük felsefi desteğini de o sıralarda 72 yaşında olan Goethe'den alır. Aralarındaki yaş farkına rağmen Felix, Goethe'nin iyi bir arkadaşı olmuştur.     Goethe'nin ünlü Faust eseri Felix'in yaylı çalgılar sekizlisi için yazdığı oda müziğine esin kaynağıdır.

Kasapta bulduğu Bach'ın "Aziz Matta Passion"nu üzerine çalıştıktan sonra, onu Berlin Korosu derneği başkanı Zelter'e götürür ve çalınmasını ister. Zelter'in de rızasıyla 1829'da yani Bach'ın kendi yönetiminde seslendirilişinden tam yüz yıl sonra Matta Passion'u yeniden hayat bulur. Felix, bundan sonra Bach'ı hayata döndüren isim olarak müzik tarihine geçecektir. Her gittiği yerde, her konserinde Bach'a özel bir önem atfeder. Bir yandan da Almanların çok iyi tanımadığı Hendel'i tanıtmaya çalışmaktadır. Felix Mendelssohn, artık tam bir müzik araştırmacısı ve bestecisidir. Bach'tan kendi dönemine kadar tüm bestecilerin unutulmuş yapıtlarını sahnelemeyi bir görev edinmiştir.

Liepzig'e dönen Mendelssohn, 1842-43 yılları arasında ünlü Liepzig Konservatuarı'nı kurar ve tüm dünyaya tanıtır. Kardeşi ve ilk piyano hocası olan kız kardeşi Fanny'nin 1847 yılı mayıs ayında ölmesinin ardından büyük bir şok geçirir. Aynı yıl, büyük karamsarlık içinde Fa Minör yaylı çalgılar kuarteti besteler. Cecile'nin bütün uyarılarına rağmen çok çalışmaktan itibaren yorgun ve zayıf düşer. Bu sırada zaten tüberküloza da yakalanmıştır. 1847 yılının 4 kasımında da hayata gözlerini kapar.

Mendelssohn yalnızca bir müzik adamı değil, donanımlı bir sanatçıdır. İyi bir ressamdır, edebiyat konusunda çok yetkindir, besteciliğinin yanısıra çok usta bir piyanist, viyolonsel sanatçısı ve org ustasıdır. Piyano için yazdığı eserler neredyse unutulmuştur, ama hala düğün salonlarını süsleyen ünlü eseri hemen her gün dünyanın çeşitli yerlerinde çalınmaya devam ediyor. Ben şahsen "Sözsüz Şarkılar" başlıklı piyano parçalarının hastasıyım. Gondolcu'nun Şarkısı, Bahar Şarkısı ve Lullaby'dan bıkmak mümkün müdür? Bir de piyano üçlüleri... Piyano, keman ve viyolonsel üzerine bestelediği oda müziği eserleri ruhlara şifadır. Sanat nedir? diye sorulduğunda pek çok tanımlama yapılabilir. Bence sanat, onu yaratan insan öldükten sonra asırlar boyunca kalandır. Hala Mendelssohn'u ve Bach'ı konuşuyorsak, dinliyorsak ve tanıyorsak, işte buna sanat denir.

 

Füsun Kankat

Kaynakça: "Bütün Dünya" Başkent Ünv. k.y.

Mümtaz İdil'in "Tarihten Damlalar"başlıklı makalesi

 

7 Ekim 2013 Pazartesi

Konuşsana be adam !

"KONUŞSANA  BE  ADAM!"

1564 yılının 18 Şubat cuma günü, bundan 438 yıl önce, Roma'nın varoşlarından birinde Marcel Corvi'ye yakın Fonari Sokağı'nda duran arabadan, kara giysilere bürünmüş dört adam koşarak 212 No.lu eve girer. İçeride, demir bir karyolada kaskatı kesilmiş, hareketsiz, yaşlı bir adam yatmaktadır.

Kara giysili adamlar, birer icra memuru titizliği ile odadaki eşyaların envanterini çıkarmaya başlarlar. Ceviz bir sandığı hışımla açarlar ve içindeki 8190 Duka ile 200 Skudi'ye el koyarlar.   Paraların bir bölümü bakır kutular içinde, bir bölümü de eski bir mendile sarılmıştır. Fonari sokak, 212 No.lu eve giren Roma Sulh yargıcı Tomasso de Cavalieri ile Daniele de Volterra, üzgün bir yüzle Leonardo Buanarrotti'ye bakarlar. "Amcanız ölmüş, bay Buanorotti ," der, yargıç Cavalieri, "Evde de sizin işinize yarayacak doğru dürüst bir şey yok. Zavallının, ölmeden üzerine zorlukla çekebildiği şu keçi postundan başka... Sandıktan çıkan paralar ise borçlarını bile ödemeye yetmeyecek kadar değersiz. Üzgünüm..."

Leonardo Buanarotti, amcası Michelangelo Buanarotti'nin kanı çekilmiş yüzüne bakarak derin bir soluk alır:  "Keşke, birkaç yüzyıl sonra doğsaydım... İşte o zaman onun mirasçısı olmak harika olurdu..."

Demir karyolada cansız yatan vücut, "Konuşsana!" diye çekicini fırlattığı ünlü Musa heykelinin yaratıcısı Michelangelo'dan başkası değildir. Roma'da, San Pietro in Vincoli Kilisesi'ndeki bu ünlü heykeli herkes bilir. Mermerin konuştuğunun bir simgesidir. Zaten Michelangelo da o yüzden çekicini fırlatmıştır. Konuşması gerekirken sustuğu için.                                                                500 yılı aşkın zaman diliminde, üstelik de Katolik mezhebinin tam ortasında bir Musa heykeli, tüm dünyanın hayranlığıyla öylece oturmakta... Sanatın bin yıl daha dünyayı etkileyeceğinin habercisi olarak umut dağıtmakta.

18 Şubat 1564 tarihinde saat beş sularında öldü Michelangelo. Yanında iki doktor, noter ve arkadaşları Cavalieri, Daniel ve Diomede vardı. Evdeki herşey hemen mühürlenip ceset çıkarıldıktan sonra da sayım yapıldı. Leonardo, üç gün sonra gelip mirası kabul etti.                     Evde şunlar bulunuyordu: İçinde dokuz bin duka bulunan bir kutu, çok az resim ( ölmeden önce Michelangelo neredeyse her şeyi yakmıştı), ve bazı başlamış olduğu heykel çalışmaları.    Leonardo, çok önceden, Dük Cosimo ve Floransalı arkadaşlarının isteklerini yerine getirerek ünlü amcasını Floransa'da defnetmeye karar vermişti. Ancak Michelangelo'nun onlara ait olduğuna inanan Romalı arkadaşları cesedi vermek istemiyorlardı ve Roma kiliselerinden birinde mezar hazırlamaya başlamışlardı. Bu nedenle Leonardo cesedi eşya taşıdığı izlenimi vererek gizlice şehirden çıkarıp Floransa'ya götürdü. Orada her şey hazırdı: Dük, Floransa'nın en iyi iki ressamıyla en iyi iki heykeltraşı olan Vasari, Bronzino, Ammanati ve Cellini'nin de girdiği özel bir komisyon gönderdi. Benedetto Varchi konuşma yaptı. Vasari, büyük sanatçının cesedinin halen bulunduğu Floransa'nın panteonu olan Santa Croche Kilisesi'ndeki mezarına sıradan bir mezar taşı hazırladı. Sanatçının mezarı, dehasına hem müthiş vatanseverliği, hem de karamsarlığı nedeniyle benzeştiği Nicollo Machiavelli'nin mezarına yakın bulunmaktadır.

Füsun Kankat

 

 

Kaynakça: Başkent Üniversitesi Kültür Yayını olan "Bütün Dünya" dergisindeki                                 Mümtaz İdil'in "Tarihten Damlalar" başlıklı makalesinden.

 

1 Ekim 2013 Salı

BUXTEHUDE GENÇLİK SENFONİ ORKESTRASI

BUXTEHUDE  GENÇLİK  SENFONİ  ORKESTRASI  VE                                                                                                     "SAMSON  VE  DALILA"

Sezonu bu çok yetenekli ve olağanüstü donanımlı genç müzisyenlerle açtık. Ne iyi etmişler de gelmişler; zira Süeyya, Süreyya olalı böyle "Samson ve Dalila" görmedi. Zengin içerikli bir program hazırlanmış olması, şefin enerjisi ve zerafeti, ulaştıkları teknik bütünlük, yaz bitiminde güzel bir armağan oldu. İlk bölümdeki Telemann'ın Mi minör Konçertosunda; Blok flüt solo bölümündeki genç kız solistin performansı çok etkileticiydi doğrusu. Flütler ve yaylı çalgıların birlikteliği, bir tadımlık Barok haz tattırdı izleyenlere.

Verdi'nin "Maskeli Balo" Operasındaki Temalar üzerine Orkestra için Fantezi, çok güzeldi, ama Salieri'nin "Follia di Spagna" üzerine 26 çeşitleme, müzikal anlamda çok güzel canlandırmalar içeriyordu. Bir bölümde inceden inceye  kulağa gelen kastanyet sesleri ile zihinlerde değişik İspanya figürleri canlanmıştır. En son eser "Samson ve Dalila" ile fethettiler, nitekim kimse yerinden kıpırdamadı ve üç defa bis yapmak zorunda kaldılar; Beethoven'ın Türk Marşını da çaldıktan sonra kimsenin gitmeye niyeti yok, tekrar "Samson ve Dalida"nın         "Bacchanale" bölümünü tekrarlayarak bitirdiler. Çok iyi yetişmiş bu sarı kafalı gençler, orkestralarının adını Danimarka kökenli Alman besteci-Orta Barok Dönemi'nin en önemli Alman bestecisi kabul edilen "Dieterich Buxtehude"den almış. Buxtehude 1639 - 1707 yılları arasında yaşamış.  Velhasıl biz bu genç senfoni orkestrasından pek etkilendik ve önümüzdeki aylarda da böyle müzikal mutluluklar yaşamayı hayal ederek, yüzlerde tebessüm evimize döndük. Sonbaharımız kutlu olsun!...

 

Füsun  Kankat

 

10 Mayıs 2013 Cuma

Patristik Dönem; İznik Konseyi Öncesi ve Sonrası

PATRİSTİK  DÖNEM ;  İZNİK KONSEYİ ÖNCESİ VE SONRASI

Patristik dönem, İsa Peygamber’in zamanından, 430 yılında St. Augustine’in ölümüne kadar geçen dönem olarak bilinir. Bu, 692’deki Trullo Konseyine kadar süren Hıristiyan dogmatizmin daha ileri gelişimini  de kapsamaktadır.  Patristik felsefe, Ortaçağ felsefesi için bir evre oluşturmaktadır.

Patristik dönem, erken dönem Hıristiyanlık dininin Hellenistik felsefe ile birleşimi ile sonuçlanacaktır. Bu bir felsefe olmaktan çok tanrıbilimdir. En büyük temsilcisi St. Augustine’dir. St. Augustine, belki de bu dönemin felsefeci ünvanı alan tek kişiliğidir.

Erken dönem Hıristiyan toplulukları tür açısından büyük farklılıklara sahiptir. Ancak bu kabaca gentile yani Musevi olmayan türü ve Yahudi dinine yönelik tür olarak sınıflandırılabilir. İlk dönemde, bu iki kaynaktan oluşan, anlaşılması zor bir Hıristiyanlık biçimi yaşanmıştır. Bu, HELLENİSTİK HIRİSTİYANLIK  olarak adlandırılmıştır. Yapı, St. Paul tarafından ortaya konmaktadır. Yeni din, biçim açısından dogmaların ötesine geçerek insanların ortak duyumlarını saptama girişiminde bulunmaktadır.                            Bu dönemde antik dünyada pagan ve Yahudi öğretileri etkindir. St. Paul’ün yazılarında özellikle “İbranilere Mektuplar”ında  ve St. John’a göre Gospel’de, Patristik felsefenin iki niteliği ayırt edilebilmektedir. İlk olarak, İsa Mesih kişiliğinin yüceltilmesi, Tanrı’nın biricik oğlu olduğunun  kabul edilmesi;  ikinci olarak, İsa’nın Hellenistik dünyada egemen olduğundan çok felsefi kavramlar terimleriyle yorumlanması.                                                                                                                                                   İsa Mesih kişiliğinin doğasının Hıristiyan kavranışı, felsefi tasarımla karışıncaya kadar hiçbir belirli biçim almamıştır. St. Paul’ün yazılarında ifade edildiği gibi İsa’nın içinde insan ve tanrı doğalarının birliği bulunmaktadır.  Bu daha sonraki Üçlülük ( Trinity ) öğretisi tohumudur.  Bunun ötesinde,               Paul öğretisi, Nicaea Konseyi’inde daha önce tartışılmış olan ve sonuç olarak kabul gören bir formülleştirmedir.  Üçlülük öğretisi Batı Hıristiyanlık tüm tanrıbilimi üzerinde temellenmiştir ve                    325 yılındaki Nicaea Konseyi’ne ( İznik Konseyi )  kadar tamamlayıcı bir biçim verilmemiştir.                      Helen dünyasındaki  felsefe terminolojisi kullanılarak dinsel tartışmalara katılma dönemi  yaşanmaktadır. Ante-Nicene ( İznik Öncesi ) dönemde PLATON ve Hıristiyan felsefesinde bu terminoloji yaygın olarak kullanılmaktadır. PHILON tarafından ortaya konan Yeniplatoncu gelenekte     de bu terimler kullanılır. Erken dönem Hıristiyanlık düşüncesinde Stoa ve Aristo öğeleri  bulunmaktadır, ancak Yeniplatoncu öğeler baskındır. Gerçekten de, bu dönemin Hıristiyan felsefesinde, Helen felsefesinin öğeleri bulunur.  İznik öncesi felsefenin çoğu için bu geçerlidir.                           Nicaea Konseyi  ( 325), Yeniplatonculuktan uzaklaşarak , İsa Mesih’in  Tanrı’nın Oğlu olarak betimlendiği  Hıristiyan kavramı için formüller oluşturmaktadır. Bu anlayışta İsa, ikincil bir tanrı olarak algılanmaktadır. Aşkın bir Tanrı ile duyum dünyası arasında algılanır.

Dördüncü yüzyıl  (IV.yy.) çalkantılı bir dönemdir.  İmparatorluk politik yaşantısı ve yeni Kilisenin öğretisel yaşamı iç içe bulunmaktadır. Yüzyılın sonunda görünüm değişmeye başlamıştır. Theodosius’un öldüğü 395 yılında, Roma İmparatorluğu, etkin ve güçlü bir yönetim altında bulunuyordu. Ardından iki oğlu Honorius ve Arcadius ‘un tahta çıkmasıyla birlikte  Doğu ve Batı ayrımı oluştu. Batıda ortaçağ Hıristiyan felsefesinin  gelişimi gözlenmektedir. Theodosius ölümünden  üç yıl önce 392 yılında Hıristiyan dinini yasaklamıştı.  Bu dinin Ortodoks mezhebi, dinlerini yaşatabilmek için yoğun çabalar gösterecektir. Karmaşık  beşinci yüzyılda bu din, Batı İmparatorluğunun zengin Yunan-Roma mirasını düzenlemeye başladı ve klasik geleneğe karşı bir güç haline dönüştü. Yunan-Roma felsefe geleneğinin izlerini taşıyan Hıristiyan öğelerle, Patristik felsefenin birleşimi  Skolastik dönemde ortaçağ özdeksel bileşiminde başarı kazanacaktır. Bu dönemde Orta Çağlarda batı uygarlığının karmaşıklığı yaşanmaktadır. Temel öğretilerin oluşturulması ve düzenli bir kilise olarak Hıristiyanlığın zaferinden sonra, dogmalar tarafından belirlenen konu-özdek ve yönlendirici ilkelerde felsefe öğeleri görülmektedir.  Kısaca felsefe artık dinin hizmetindedir.

Tekrar,  erken dönem Hıristiyanlık konusuna dönelim;  Helen düşüncesinin son döneminde, Roma dünyasında yeni bir din oluşumu yaşanıyordu.   Musevilik tohumundan ortaya çıkan bu din bütün çocuklarını aynı derecede şefkatle seven bir Baba-Tanrı düşüncesine dayanıyordu. Onun oğlu İsa Mesih aracılığıyla bütün insanlığın kurtulacağı haber veriliyordu. Hiç kimse diğerinden daha düşük seviyede değildi. Herkes için umut vardı. İsa, önce dünyaya, sonra  cennete yeniden gelerek krallığını kuracaktı. Ancak ister dünyada, ister cennette olsun, bu bir doğruluk ve sevgi krallığı olacaktır.  Kıyamet Günü’ünde kötüler, zenginler ve güçlüler Tanrı’nın gazabına uğrarken , kalbi iyiliklerle dolu olanlar, ister yoksul isterse düşük seviyede olsunlar, zafere ulaşacaklardı.

Hıristiyanlık, günahkar dünyadan gelecekte kutsanmış bir yaşam vaadinde bulunarak popülerliğe ulaşacak ve insanların beklentilerine yanıt vereceklerdir. Kutsanmış bir yaşam vaadinde bulunarak  popülerliğe ulaşacak ve insanların beklentilerine yanıt vereceklerdir. Kutsanmış yaşam gelişigüzel davranışlara değil, erdemli yaşayışa bağlı olarak şekillenecektir.  Adaletin Musevi anlayışına göre yorumlanması, Hıristiyanlık kurucusu tarafından tinin doğruluğu öğretisine dönüştürülmüştür.           İnsanoğlu, Tanrı’dan korkmak yerine O’na karşı sevgi ve saygı içinde olmalıdır. İnsanoğlunun kurtuluşu ancak içindeki kötü tutkulardan arınmayla gerçekleşebilir.  Kibirlilik, kızgınlık, nefret ve intikamın yerini sevgi ve merhamet almalıdır. Her insan komşusunu kendisini sevdiği kadar sevmelidir.

Bu yeni din öncelikle Roma dünya-krallığında uygulama alanı bulacaktır. Eğitimli sınıf içinde bu dine yönelen kişilerin sayısı arttıkça Hıristiyanlık daha fazla güç kazanmaya başladı. Hıristiyanlık gerçekte ilk olarak Filistin bölgesinde ortaya çıkmış olmasına karşın, gelişimini Yunan-Roma uygarlığında sağlamıştır; Musevilik, törel, politik, toplumsal, dinsel ve entelektüel  etkinliği ile büyük  Roma İmparatorluğunu etkilemiştir.  Hıristiyanlık bu etkinin bir ürünü olarak ortaya çıkacaktır. Bu yeni dünya dini kısa sürede yayılacak ve evrensel bir imparatorluğa dönüşecektir. Gelişen kozmopolitancılık ve kardeşlik ruhu, Stoacılıktan çok şey almış görünmektedir. Popüler Yunan gizemlerinde  ve Doğu dinlerinde bulunan ölümsüzlük öğretileri geniş ölçekte kabul görmektedir.  Metafizikçilerin soyut düşüncelerinin  başarısız olması, dinsel ruhun uyanışında başarı kazanmasında   önayak olacaktır.                                                                                                                                                                    Hıristiyanlık, geniş ölçekte düşünüldüğünde, Musevilik ve Hellen-Roma imparatorluğunun çağının bir çocuğudur.  Ortaya çıkan bu yeni din kendini  Yunanlı ve Romalılara yöneltecek  ve derece derece dünya kültürünü etkisi altına alacaktır. Hıristiyanlık, Kudüs’ün duvarları arkasına gömülmeyecek, tüm dünya boyunca kendine bir yer açacaktır. Hıristiyanlık, mesajlarını etkin bir şekilde dağıtabilmek için çok sayıda sorunla savaşmak zorunda kalacaktır. Felsefeciler ve halkçıların  amansız saldırılarına göğüs germek zorundadır.

Hıristiyanlık öncüleri felsefecilere karşı tartışma zemininde başarı kazanabilmek için onların kendi entelektüel silahlarını, felsefe kuramlarını kullanmak zorundadırlar.  İnanç savunucuları ya da Apologistler, onlara gerek duyulduğu zaman ortaya çıkacaktır. Ancak inancın formülleştirilmesi için yeni inancın tanımlamasının da yapılması gerekmektedir. Öğreti  ya da dogmalardan bir yapı oluşturulması gerekir.  Hıristiyan toplulukların geleneksel inançları  felsefe terimleriyle ortaya  konacaktır. Yunan düşüncesi, bir kez daha Hıristiyanlık üzerinde etkisini göstermektedir.                                   Dogmalar, resmi olarak Kilisenin büyük konseyleri tarafından tanımlanmaktadır.  Zafer kazanan inanç, Ortodoks inancı olacaktır. Bu dinin önde gelenleri  Kilise Babaları olacaktır. Onların formülleştirdiği Hıristiyanlık felsefesi,  PATRİSTİK FELSEFEDİR.

BİR İNANÇ OLARAK HIRİSTİYANLIK;  yeni inanış ile klasik felsefenin  etkileşiminden ortaya çıkmıştır.  Kilisenin, dönemin çağdaş dünya topluluklarına yönelik eğitimsel biçimler içinde örgütlendiğinin göz önünde tutulması gerekmektedir. Örneğin papazlar,  bir belediye örgütlenmesine benzer olarak işlevlerini  yerine getirmektedir.  Din adamları arasında hiyerarşik bir yapı bulunmaktadır.  Roma kentinin merkez olarak seçildiği, bir otorite yapısı kurulmuştur. Kilise kurucuları, çok sayıda kutsal yazılar üzerinde çalışmalar yaparak, Kilise kanunları oluşturacaklardır; bunlar felsefe yönünden çok, inanç yönüyle formülleştirilmiştir. İnançların kısa özetleri şeklindedir.  İnancın önemi ya da inancın kuralı (regula fidei) bu şekilde ortaya konacaktır. Her inananın uyması gereken bu öğretilere, felsefi bir biçim vermek hiç de kolay değildir.  Böyle bir girişim, üçüncü yüzyılda Roma Kilisesinde Apostles İnancı olarak bilinen bir biçim olarak gerçekleştirilmiştir. Bir Tanrı ve O’nun tek oğlu  İsa Mesih vardır.    İsa,  evrensel bir kardeşlik duyumu taşımaktadır.  Kiliseye göre kurtuluş düşüncesi, bireysel insan ruhunun sonsuz değeri ile sağlanmaktadır.  Bu inanışın merkezinde,  törebilimin  klasik anlayışı bulunmaktadır.

Bu dönemde dünyasal olmayana yönelim şaşırtıcı değildir. St. Paul’ün ifadesinde  bu dünyanın yalnızca budalalık olduğu düşüncesi bulunmaktadır. Daha sonra Platonculuktan dönüş yapmış olan Justyn the Martyr’de  de aynı bakış açısı bulunmaktadır.

St. Augustine dünyasal şehir ile Tanrı kenti arasında bir ayrım yapacaktır. Bu ayrım 410 yılında çeşitli tartışmalara yol açmıştır. Hıristiyanların başarı kazandıkları asıl tartışma, onların inanç erdemlerinde olmuştur.  Roma ve Yunanistan’da bir inanç duyumu egemen olmaya başlamıştır. Üçüncü yüzyılda önemli bir dönemeç  noktasına girilir. Devlet, tarih ve doğaya yönelik yeni bir tutum ortaya çıkmaktadır.  Bunda inanç çok önemli bir rol oynamaktadır.

Hıristiyanlık, din düşüncesine, çağının felsefe terimleriyle bir açıklama getirmektedir. Üçüncü yüzyılda din ile felsefe arasında bir ilişki oluşturan en önemli kişilik Origen’dir (185-254). Ayrıca Plotinos (204-289) döneminde Yeniplatonculuk adı altında toplanan düşünce yapısını biliyoruz ki ORİGEN’in çalışmalarında bu dönemin felsefi etkisi açık bir şekilde görülmektedir.

ORİGEN’in, Plotinus’un öğretmeni ve ve Yeniplatonculuğun  kurucusu Ammonius Saccas’ın okulunda bir süre görev almış olması, dönemin yapısını daha iyi açıklayacaktır.

Nicaea dogmasının gelişiminden sonra Hıristiyan felsefesi İskenderiye’de  özellikle ORİGEN OKULUNDA incelenmeye başlandı. Okulun temsilcilerinden önemli isimler Nyssa’lı Gregory (ö.394), Büyük  Basil (ö.379) ve Naziansen’li Gregory (ö.390) 

Nicaea Konseyi’ndeki Logos  tartışması ve Arianlar hakkında ayrıca bir yazı hazırlamak ve ayrıntılı bir şekilde irdelemek gerekiyor.  Şimdilik sonlandırıyorum.

 

Füsun Kankat

 

 



__________ ESET NOD32 Antivirus tarafından sağlanan bilgiler, virüs imza veritabanı sürümü: 8315 (20130509) __________

İleti ESET NOD32 Antivirus tarafından denetlendi.

http://www.nod32.com.tr