22 Eylül 2012 Cumartesi

Platon'un Timaios adlı eserinde

                    PLATON’UN  “TİMAİOS”  ADLI  ESERİNDE  DOĞA, KOSMOS VE  İNSAN  ÜZERİNE

Tabiat bilgisi Platon için dialektik gibi kesin bir bilgi değildir. Gerçi idealar, bunların içinde özellikle “iyi ideası” , duyulur dünyanın “nedeni”dir; ama duyularla kavranılan dünya yine de meydana geliş (genesis) ve yok oluşun alanıdır. Bunun için de hiçbir zaman diyalektik bilginin, öncesiz-sonrasız olan ve hep kendilerine eşit kalan idealara yönelmiş bu gerçek bilginin konusu olamaz. İşte tabiat problemini bu anlayışla ele alan Platon, “Timaios”un daha başlarında açık olarak: “Meydana gelen ve yok olan nesneler için gerçek bilgi”episteme” olamaz, bunlar ancak inanç, bir kanı, inanılabilecek bir görüş olabilir”—diyor. Dolayısıyla, ancak olasılık karakteri taşıyan tabiat bilimi, gerçek varlığı kesin olarak kavrayan idea öğretisinden, bilgi değeri bakımından çok aşağıdır. Tabiat oluş halinde bir dünya olduğu için  öncesiz değildir, meydana gelmiştir. Ona Demiourgos şekil kazandırmıştı.                                        Demiourgos, bir ereğe göre oluşturan, etkiyen bir kuvvettir. O, iyidir, iyiliğinden dünyayı yaratmıştır.     İdealara, bu salt şekillere bakarak, bunları örnek alarak dünyayı oluşturmuştur. Onun için dünya en yetkin, en iyi, en güzel dünyadır. TANRISAL AKLIN ( NOUS ), “iyinin kendisinin” ürünü olarak biricik bir dünyadır. Bu anlayışta Demiourgos, “iyi ideası” ile aynı şey olmaktadır. Platon’un daha Politea(Devlet) dialoğunda, bütün gerçek varlıkların en üstüne yükseltilmiş olduğu “iyi ideası”= TANRI, NOUS, hem ideaların hem de duyulur dünyanın yaratıcısıdır. Platon’a göre İDEALAR, NESNELERİN İLK ÖRNEKLERİDİR.  TANRI, BU İLK ÖRNEKLERE BAKARAK YERYÜZÜNDEKİ NESNELERİ YARATMIŞTIR. İDEALAR, İLK ÖRNEKLERDİR.  Kabala’nın kadim felsefesini düşününce; Tanrı, “Adam Kadmon”u şekillendirdikten sonra  dünyevi adamı yarattı—diyor . Platon’un “insan ideası”...

Kadim Yahudi felsefesine göre; insan, fiziksel ve ruhsal özellikleri lle tüm yaradılışın bir minyatürüdür.Yani, mikrokosmos...  Zohara göre “Adam Kadmon”, boşlukta (topos=mekan) açığa çıkan ilk yüzdür. Tanrı’nın suretinde yaratılan Tanrısal insandır. O, ilk ve oijinal adam ideasındadır.     Ona dünyevi şehinah denmektedir. Adam Kadmon, Tanrı’nın hayal gücünden doğar.     Platon, idealar, ilk örneklerdir diyor ya; yeryüzündeki  oluş içinde bulunan nesneler, duyusal varlıklar da bunların yansıları, kopyaları, resimleridir. (eikones=ikona)                                                                                                 Platon, Timaios’un sonunda, tek bir dünyanın olduğunu bunun da yetkin bir dünya olduğunu ayrıca belirtiyor. İyi ideası(Demiourgos), kendisini şekillendirdiği için dünya eksiksizdir, yetkindir. Platon’a göre, düzenleyici  Tanrı (Demiourgos), ancak tek bir mükemmel dünya yaratmıştır. Duyulur dünyanın “nedeni” idealardır ama bu dünya, idealara tamamiyle uygun değildir. Olabildiğince uygundur.                 Bu da duyu dünyasının başka bir ilkeye dayanması yüzündendir. Bu ilke de mekan (topos) dır. Tanrı, duyu dünyasını  mekan içinde oluşturmuştur. (Uzam)                                                                                           Mekan, ne düşünce ne de duyularla bilinebilir, ne bir kavram ne de bir algıdır. Ne bir idea, ne de bir duyu nesnesidir. Mekan (uzam) olmasaydı gerçek varlık (ontos on) görünemezdi; çünkü idealar duyu nesneleri olarak kopya edilemezdi. “Mekan, dünya sürecinin içinde geçtiği, bütün cisimsel formlara bürünen, her nesneye yatak olan şeydir.”  Kabala felsefesindeki  anlatımla büyük benzerlik ve paralllikler var, ancak genesis –oluşumun anlatılması çok ayrıntılı ve insana  gayri ihtiyari Cern’deki Tanrı parçacığı olayını anımsatıyor. Bütün bunları okurken ve düşünürken,  felsefeseverlerin  Anaxagoras’ın düşüncelerini okurkenki  “—Aaa bak Platon’dan bile evvel  bunları söyleyen varmış !” derken ne kadar yanıldıklarını ve yüzyıllar önce Yahudi öğretilerine kadar gitmeleri gerektiğini  görebiliyorum...                                                                                                                                                              Platon’un Timaios  adlı eserine dönerek;  evren (kosmos) mükemmel olunca, aklı ve ruhu da olacaktır. Demiourgos, Kosmos’u yaratırken ilk olarak ruhunu oluşturmuştur. Bu ruh hem evreni hareket ettiren ilkedir, hem de onun hakimidir. Hem onun içindedir, hem de onu çevreler. Bütün sayılar ve ölçü oranları onun içindedir. EVRENİN MATEMATİK BİÇİMİNİN KENDİSİDİR.

Füsun  Kankat

 

 

 



__________ ESET NOD32 Antivirus tarafından sağlanan bilgiler, virüs imza veritabanı sürümü: 7506 (20120922) __________

İleti ESET NOD32 Antivirus tarafından denetlendi.

http://www.nod32.com.tr

22 Ağustos 2012 Çarşamba

Monotheizm'e Geçerken

TEK  TANRILI  MONOTHEİST  DİN  ANLAYIŞINA  GEÇERKEN

Antik Yunan dünyasında çok hatta pek çok tanrıların mitleriyle insan hayatı anlam bulurken, birileri akıl yürütme ile büyük ve en büyük bir aklın, en yetkin, en iyi ve en güzel  bir yüce varlığın tek bir yaradanın mevcudiyetine inanmaya başlamışlardı. İÖ.5.yy dan başlarsak en önce Pythagoras, daha sonra Ksenophanes, Anaxagoras, Platon ve Aristoteles....İÖ.4.yy boyunca  evren (kozmos) ve oluşum           üzerine , insan üzerine düşünüldü ve felsefi  dizgeler ortaya konuldu. Bu konuda  çağlar boyu etkisi hissedilen en büyük düşünce dizgesi  Platon tarafından ortaya konulmuş tabii. Platon’un bütün diyaloglarını okuduğumuz zaman “Bu adam tek, en  yetkin varlığın akılların aklı en büyük aklın varlığını ilan etmiş zaten. Kendisini peygamber de ilan etmemiş, eee o zaman diğer dinlere ne lüzum var “ gibi sorular akla gelebilir. Akla gelebilecek ikinci soru; Platon’dan 800 veya 1000 yıl evvel Musa peygamber vardı.  Acaba bir şekilde Musa etkisi var mı?  Kim kimden etkilendi de bu büyük dinler(monotheist dinler) ortaya çıktı. Musa peygamberin Platon’da etkilenecek hali olmadığına göre,           Platon Mısır’a, Fenike’ye filan gidip oradaki Yahudi öğretileri ile tanışmış olabilir mi?

Büyük İskender’den itibaren Hellenistik Dönem’de (İÖ.3 – 1.yy), İskenderiye Okulu’nun başlattığı bilimsel hareket ve 700.000 ciltlik kütüphanesi  ve astronomi, tıp ve felsefe üzerine zengin çalışma ortamı sunan bir vaha gibi İskenderiye milat yıllarında büyük bir kültürel sentezin merkeziydi.

İskenderiye’deki bilimsel hareket, Roma devletinin merkezileşmesiyle  2.yy’da birdenbire durdu. Yavaş yavaş Yunan dehası, edebiyat ve sanat gerilemeye başladı. Hekim Galenos ve astronom Ptolemaios’tan itibaren fizik bilimler oldukları yerde kaldılar. Dinin yerini tutması lazım gelen “ahlak”, epikürosçuluğun muziplikleriyle Stoa’nın ütopik öğretileri arasında kararsızdı. Yunan düşüncesi yaratıcı günlerini arıyordu. Esasen orijinal sistemler yaratmak gücünden yoksun bulunduğundan eklektik oldu. Aristobulos ve İskenderiye’li Philon MUSA DİNİNİ Platon’la uzlaştırmaya çalışınca , İsa ve havarisi Tarsus’lu Paulus bu dini milli kabuğundan çıkarınca (Yahudilik milli ve tekelci şeklini muhafaza ettiği sürece hiç korkulacak bir şey değildi), artık hiçbir şey onun Yunan-Roma aleminde ilerlemesine engel olamıyordu.  Roma stoacılığı bunu kabul ediyordu, eski felsefenin dağılmış organlarını bir araya getirmek toplamak gerekiyordu. Kutsal Kitap’ın vahyine Pythagoras ve Platon’u, Yahudilerin ve Hıristiyanların Tanrısına, Ksenophanes’in, Sokrates ve Aristoteles’in Tanrısını koydular.

Stoalıların ve birçok Platoncuların örneğine uyarak, geleneksel politeizmle monoteizmi, sıra ile ikinci derecede bir tanrılar silsilesinde kişileşen en yüksek  ve kişisel olmayan bir prensibi ileri süren  panteist bir fikir vasıtasıyla uzlaştırmaya çalıştılar. Bu monoteist kampa geçerken gnostiklerin eon’ları ve kabalistlerin sefirot’ları haline gelen bir tür evrimcilikti.Yunan dehasına uygun ve Hıristiyan eğilimine zıt olarak güzelle iyiyi, çirkinle kötüyü, metafizik kötülükle ahlaki kötülüğü aynı şey saymakta devam ediyorlardı.

Eğer yalnız Tanrı günahsızsa, bu onun maddesiz olduğundandır, ve madde kötülüğün kaynağı olduğundan, her maddi varlık bundan dolayı günahkardır diye düşünülüyordu. Bundan ya günahın zorunlu olduğu, ya da bilge için çilecilikle bedeni körletmenin zorunlu olduğu sonucu çıkarılıyordu. Vücudun ölümden sonra dirileceğini söyleyen Hıristiyan inancına, bedenden ayrılan ruhun ölmezliğini söyliyen Platon’cu dogma; ex-nihilo (yoktan ) yaratmaya,  ruhların önceden varlığı ve maddenin ezeli olması fikri karşı konuyordu.

 

 

Öte yandan toleranslı bir yaklaşımla; Orpheus’u, Pythagoras’ı, Platon’u,  MUSA ile Eşiya ile, Paulus’la  yan yana koymaya ve eski Yunanistan’ın düşünürlerini ezeli ve ebedi logos’un  organları diye tanımaya razı olmak şartıyla ona el uzattılar. Bütün dinlerin kardeş ve bir ilk vahyin çocukları oldukları, milliyet ayrılıklarının bunları ayrı yönlerde değiştirdiği söyleniyordu. En serbest düşünenleri, Moderatos, Nikomakhos, Numenios, MUSA’ya Yahudi PLATON ve Platon’a Attika MUSA’sı (Mouses attikizon) demekten hoşlanıyorlardı.  Fakat  pek az istisnalar bir yana bırakılırsa, yeni inancın müritleri, bu “ eklektizm”in  kendilerine gösterdiği  uzlaşmayı reddettiler.

Platon’da dağınık bir şekilde bulunan hakikatler önünde eğilmeye hazır olmakla beraber, onları Kutsal Kitap’tan aldığını söyleyerek bunların orijinal olduğunu kabul etmiyorlardı. Hıristiyan kanıtları karşısında , Yunan felsefesi, kadim polemik alışkanlıklarını değiştirmek zorunda kaldı...

Hıristiyanlar, YAHUDİLİĞİ ÖRNEK TUTARAK  Kutsal Kitaplar’ın yorumlarından başka felsefe, bir doktrinin doğruluğu hakkında, Kutsal Yazılar’da kaydedilmiş olan vahye uygunluğundan başka ölçü kabul etmiyorlardı. 

Attika büyük filozoflarının yazıları bir tür Kutsal Kitap, esas olarak da bir tür tabiat üstü vahiy haline geldi.  Onların benzeri  bulunmayan şaheserler olduğu söylendi ve her cümleyi, her kelimeyi esin kaynağı sayacak derecede, bunlara bağlanıldı. Filologlar, gramerciler, eleştiriciler, metinleri tahlil etmek, temizlemek, tespit etmek, yorumlamak konusununda birleştiler. Platon’un yalnız düşünce tarzını değil, fakat şekle aşık Yunanlılar için, eserlerinin hemen hemen içeriği kadar değerli olan edebi tarzını , yüksek anlatımını da taklit eder göründüler. Alkinoos, Atticus, Platon’u yorumladılar.             Aphrodisias’lı İskender, bu yorumların en iyisini yapmak için bilimini ve zekasının derinliğini Aristoteles’in yorumlanmasına hasretti. (İ.S. II.yy)

İşte bütün bu düşünsel süreç işlerken daha doğrusu eklektik felsefe çalışmalarının devamında  İskenderiye yeni –platonculuk okulunun pek az tanınmış kurucusu Ammonios Sakkas ve öğrencileri            Longinos,  Origenes, Herennios, PLOTİNOS, ünlü idealistin Platon’un ruhuna daha iyi nüfuz etmesini bildiler.  Yeni-Platonculukta, ve özellikle Plotinus’ta , Yunanistan’ın ruhu , Tanrı, evren, ve insanın varlığı hakkında on yüzyıllık düşüncelerinin sonucunu  kesin ve görkemli bir şekilde anlatmak için bir kez daha kendi kendini dinliyor gibidir.

Şimdi burada Sokrates’in dialoglarında olduğu gibi konuyu götürebileceğim daha çok yol var ve bir sonraki yazıma bırakarak burada sonlandırıyorum.

Araştıralım, düşünelim ve okuyalım.

 

Füsun   Kankat

Kaynakça: Alfred Weber ( Strasbourg Üniversitesinde Profesör)  Felsefe Tarihi  1998 basımı.                                       S. 106 “Eklektizm”

 

 



__________ ESET NOD32 Antivirus tarafından sağlanan bilgiler, virüs imza veritabanı sürümü: 7407 (20120822) __________

İleti ESET NOD32 Antivirus tarafından denetlendi.

http://www.nod32.com.tr

5 Ağustos 2012 Pazar

PLATON VE TEKTANRI DÜŞÜNCESİNİN BAŞLANGIÇ ÖYKÜSÜ

            PLATON  VE  TEKTANRI  DÜŞÜNCESİNİN BAŞLANGIÇ  ÖYKÜSÜ               

Bütün bir felsefe tarihinin öyküsü çok ağır ve sağlam adımlarla incelendiğinde, daima varılan sonuç ; PLATON’un felsefenin babası olduğudur. Platon + Aristo = Felsefe. Kendinden önceki eski Yunan düşünürleri yani  önemli İonia’lı düşünürlerin (Pythagoras ve Anaxagoras gibi) kuramlarını ele alıp toparlamış, kendi dehasını da katarak büyük bir felsefi dizge haline getirmiştir. Dialoglar halinde olan 35 eser bırakmıştır. Evrenin en iyiyi temsil eden en yetkin bir akıl (bütün akılların üzerinde) tarafından büyük bir matematiksel  düzen halinde ereksel (teleolojik) bir yaratım olarak oluşturulduğunu ileri sürmüştür. Biricik, tek, en iyi, en yetkin akıl, akılların aklı... Bir prizmadan geçerek yansıyan ışınların vurması gibi diğer varlıklar da onun ışınlarıdır.

İdealar aleminin esas olduğu, duyumlarla elde ettiğimiz bilgilerin ikincil önemde olduğunu savunurken idealar aleminin Tanrısal dünya-Tanrısal hayatı temsil ettiğini, bu dünyadaki bilgilerimizin birer anımsama(anamnesis) olduğunu söyler büyük düşünür Platon. Ruhun ölümsüzlüğünü anlatırken Orphik-Pythagorasçı görüşün etkileri görülmektedir. Ruhun daha önce Tanrısal alemde sahip olduğu doğru idealar, gerçek hayatta duyumlarla edinilen bilgilerle su yüzüne çıkar anımsama halinde bilgiler meydana gelir. Menon dialoğunda Sokrates, hiç matematik bilmeyen bir köleye doğru ve en uygun sorularla bir geometri problemini çözdürerek bunu tanıtlar. Akılda var olan kodlarla bunu başarmıştır köle. En yetkin, en büyük akıl Demiurge, evrenin mimarıdır. Hava-Ateş-Su-Toprak gibi maddelerle ve evren-ruhu ile uzayda bulunan esas maddeleri(hylo) kullanarak bir sistem haline getirmiştir. Genesis-oluşum gerçekleşmiştir(kosmology-evrenbilim). Timaeus, Phaidon, Phaedrus  adlı dialogları ayrıntılı olarak okunduğunda “tektanrılı dinin” temellerini inşa etmiş olduğunu görebiliriz. Bu da hep Hristiyan döneme geçişin öyküsü kapsamında daha doğrusu Hristiyanlık tarihinde ele alınır ve incelenir. Şimdi burada tartışılması gereken esas konu; Platon ve önceli İonia’lı hatta İzmir-Urla’lı Anaxagoras , bu en büyük akıl (Nous) veya Demiurge (Tanrı) fikrini ortaya koyarken eski Yunan’daki politheist din anlayışından, monotheist din anlayışına geçişin temel taşlarıdır; ancak Hz. Musa ve Yahudiliğe ne demeli ?... Platon’dan  800 yıl önce Mısır’da Kenan diyarındaki bu büyük dinden etkileşim olmuş mudur ?

Platon, Güney İtalya ve Sicilya’da Sirakuza’da bulunmuştur. Hatta bazı kaynaklara göre Mısır’a İskenderiye’ye filan gittiği de söylenirse de şüphelidir. M.Ö.4. ve 3.yy.larda özellikle Hellenistik Dönem’de büyük bir “kültürel ve sanatsal anlamda” göç olmuş. Zamanın en ünlü entelektüelleri, filozofları ve bilim adamları orada toplanmış Kalimakhos gibi, Euklit, Hypatia gibi .                                                Mısır ve havalisindeki Yahudilere Hellenistik Kültür’ü götürmek, Hellenizm’le Yahudiliği ve Doğu Akdeniz kültürünü bir potada harmanlamak... Okuduğum yazarlar, örneğin Frank Thilly, bunu bu şekilde yorumluyorlar. Halbuki tam tersinden bakmak istiyorum; eski Yunan politheist dinden vazgeçiş döneminde Hz.Musa’dan mı etkilendi? Yoksa kendi aklıyla kendi  felsefesiyle bu büyük düşünce dizgesini oluşturdu. Yahudilik mi Antik Yunan’ı etkiledi? Hellen dünyası mı Yahudi dünyasını etkiledi? Büyük İskender’in fetihleri ve Hümanizma hareketi ile Yunanlılar Mısır ve Ön Asya ülkelerine gidiyorlar, Hellenistik kültürü taşıyorlar. Nitekim benim bidiğim kadarıyla İskenderiye’li Yahudi filozof Philon (MÖ.30-50) der ki :_Yahudilik, insan aklının toplamıdır. Pisagor ve Platon gibi Yunan düşünürleri ile Musa ve havarilerin öğretileri aynı temel üzerinde bulunmaktadır. Philon, bunu kanıtlamak için Platonculuk ve Stoacılık düşüncelerini okumuş vealegorik yöntemle kutsal yazılar ile bu düşünceler arasında bağlar kurmuştur.                                                                                                                       Son çözümlemede; Platon kendi aklıyla, akıl yürütme ile bu dünyanın bir mimari olduğunu  buluyor,  Musa Peygamber vahiy ile... Platon’da vahiy yok ve kendini peygamber ilan etmemiş...  Bütün eserlerinde, dialoglarında  devletçilik, ahlak, evrenbilim, ruhbilim, metafizik, eğitim konularında fevkalade sistemler ortaya koyuyor. Kendisinden sonra ve hatta Aristo’dan sonra “Patristik Dönem”den geçerek Doğu Roma (Bizans) Dönemi’nde  Hristiyanlık resmen kabuk ediliyor.  Kilise babalarının birtakım önemli konseylerinden sonra özellikle de MS.325’deki Nicea Konseyi (İznik)vs. derken Hristiyanlık dinine geçiliyor ve felsefe böylece dinin hizmetine girmiş oluyor. Hep eski Yunan politheist dinden Hristiyan monotheist din kültürüne nasıl geçildiği felsefe tarihinde hep incelenir ve irdelenir. Ne var ki Yahudilik (Judaizm) ve Musa Peygamber’den nasıl ne ne şekilde bir etkileşim olduğuna dair tatmin edici felsefi bir açılım veya yoruma pek rastlanmaz Philon’un dışında.                                Bu konuda  farklı kaynak ve yorumlar bekliyorum.  Eski ve unutulmuş kaynaklara bir fener, bir ışık tutacak olan olursa çok anlamlı bir açılım olacaktır.

Füsun Kankat

 

 

 

 



__________ ESET NOD32 Antivirus tarafından sağlanan bilgiler, virüs imza veritabanı sürümü: 7358 (20120805) __________

İleti ESET NOD32 Antivirus tarafından denetlendi.

http://www.nod32.com.tr

15 Temmuz 2012 Pazar

ESKİ YERLER YENİ GÖRÜNTÜLER

                               ESKİ  YERLER  YENİ GÖRÜNTÜLER

Fransız Kilisesi’nin küçük kubbelerinin üzerinden dairesel hareketlerle pürtelaş uçarak önümüzdeki parka gelen ve yeni bir günün doğuşunu akrobatik hareketlerle kutlayan güvercinleri izliyorum.       Güvercinleri ve gürültücü martıları. Gün doğmadan, caddede piyasa ederek, mağazaların vitrinlerine bakan azametli martılar, insanların güne başlamasıyla sahneden nazikçe çekiliyorlar. Sabahın ilk ışıklarında burnumda pastaneden gelen mahlepli çatalçörek kokuları ile önümdeki park-meydana bakarken hayatın akışkan süreci içinde aynı kalan sokak ve binaların uzamında değişen pek çok şeyi düşündüm. Milet’li  Herakleitos’un ruhunu şad ettim. Bir nehirde iki defa yıkanılamayacağını söylerken tam da bunu kast etmiş olmalıydı. Önümdeki meydanda bugüne kadar neler olmadı; baktığım meydan kadar bakan gözlerim de çok farklı bir manada, farklı bir ruhta.                                             Kırk iki yıl önce önünde beyaz bir  Mercedes’ten gelinlikle indiğim kaldırım yok,  bir zamanlar orta meydanı dolduran o eski köşkler de yok zaten. 

Eyfel  Pastanesi’nden burnuma çarpan kızarmış mahlepli hamur kokuları ve sanki cama çarpacakmış gibi uçan onlarca kuşları seyrederken hayatın kendi akışında nasıl bir değişim ve tazelenme yaşandığını düşündüm. Maddeye ilişkin ne varsa durmasına karşın eskiden tanıdığım bir çok insan şu anda yok.  Sabaha kadar gitar çalıp şarkı söyleyen gençler var şimdi parkta.                                                                 Bazı yapılarda bir önceki kuşağın çocukları, torunları veya genç kiracıları, yaşıyorlar. Şimdi görebildiğim;  zaman içinde buraya yerleşen coşkulu gençler, değişik bir devinim içinde yabancı öğretmenler ve köpek gezdiren cadde sakinleri...                                                                                                            Akşam gün batımında kızıl fonda kiliselerin kubbelerini , şafak zamanında da kuşlar ve güzel kokularla beraber caddenin uyanışını seyrediyorum.Sabahı izleyen ben acaba aynı ben miyim?  Karakterimin dışında bilgeliğim, dayanıklılığım, huysuzluğum, huzuru didişken bir hayata yeğlemem vb. benim de ruhumdan pek çok sular aktığını düşünüyorum. Park-meydanın ruhu nasıl değiştiyse, Saroz Körfezi’nin suları nasıl sürekli kendini yeniliyorsa, insan da ruhunda aynı mana ile yaşayıp gitmiyor.Kimi zaman yeni bilgiler, kimi zaman yeni deneyimler, yeni acılar veya sevinçler insan ruhunu rokoko gibi işliyor, zenginleştiriyor, değişime uğratıyor. Semtlerin de ruhu var; tıpkı “dünya ruhu” (anima mundi) gibi...             O semti yaşatan, yürüten işleten bir ruh var. Kiliseleriyle, birbirine benzemeyen yapıları, antikacısı, eczanesi, camileri, daha eskisi, biraz daha yenisi . Yaşlanan kasap, ölen filanca amcanın oğlu halıcı,    filanca eczacının büyümüş yetişkin kızı, o semtin ruhudur. Birilerini göz ucuyla görürsün ve tanırsın görüşmesen de...Fabrikasyon seri imalat yapılardan oluşan yeni semtlerde kilise yoktur, antikacı, yorgancı yoktur, eski kuşaktan bir eczane, tarihi bir kolej, eski bir kitapçı, tarihi markalaşmış bir pastane, eskiden beri gittiğiniz bir dişçi yoktur. Ruhu olmayan bir mekan, insan ruhunda boşluk yaratır. Dünya ruhundan semt ruhuna, semt ruhundan insan ruhuna akan bir yaşam suyu var. İnsana yaşadığını hissettiren de bu akışkanlık galiba... Kuşlar biraz dinginleşti, şimdi çay vaktidir. Yeni bir gün, yeni oluşumlara gebedir . Genesis; sürekli oluşan ve yok olan nesneler dünyası.                                                  Tüm iyimserliğim ve umutlarımla günü karşılıyorum. Hoş geldin sabah, hoş geldin.

 

Füsun  Kankat

 



__________ ESET NOD32 Antivirus tarafından sağlanan bilgiler, virüs imza veritabanı sürümü: 7301 (20120715) __________

İleti ESET NOD32 Antivirus tarafından denetlendi.

http://www.nod32.com.tr

13 Haziran 2012 Çarşamba

DR. WATSON

                  DR:WATSON’U FELSEFİ’YORUM’   

 

İşte en basit yorum; Hayat, tependeki çadır yok olduğunda gökyüzündeki yıldızları gözlemliyebilmektir. Milyonlarca galaksi, milyonlarca gezegen bulunduğunu  görebilmek

Satürn’ün Aslan burcuna girdiğini fark edebilmektir. Meterolojiyi iyi tahmin edebilmek ve dahası ve de en güzeli Tanrı’nın herşeye gücü yettiğini ve bizim bu evrende veya kosmos’ta

Ne kadar ufak olduğumuzu idrak etmektir. “Çadırımızın çalındığını kafaya takıp, sızlanmalarla tüketeceğimiz bir zaman dilimi değildir”. 

Bir durumu farklı kişilerin ağzından dinlerken ya ferahlarız ve değişik sulara yelken açarız, ya da dünyamız kararır ve enerjimizin tükendiğini hissederiz. Çünkü anlatıcılardan biri felsefi derinliklerden çıkarır cümlelerini, diğeri ise sığ ve kumlu sözcükleri tercih eder.

Kimisi eski, yorgun ve kuytu bir köşede dinlenirken oturduğu kumaşı epirmiş eski koltuğun

yaşanmışlıklarını hayal eder ve o dönemin tarihçesini araştırmaya niyet eder ve hiç canı sıkılmaz. Diğeri “burası ne kadar köhne bir yer,  içim sıkıldı” yorumundadır. Son çözümlemede; akıl hayatı, cennete de çevirir ceehenneme de! 

 

Hayat; Ali Muhiddin Hacı Bekir’de  badem ezmesi eşliğinde kahvenizi yudumlarken,

aynı zamanda duvarları süsleyen 1902 tarihli faturayı, Osmanlı döneminde Hacı Bekir’in

Mısır’da Kahire’de Opera Meydanında şubesi olduğunu, o yıllarda Paris Pastacılık kurumundan ödül aldığını ve o dönemin Osmanlı anketli belge ve faturalarını incelediğinizde

hiç canınız sıkılır mı?  Ali Muhiddin Hacı Bekir’in 1900lerin başlarında Fenerbahçe Spor

Klubü başkanlığı yaptığını bilirmisiniz? Duvardaki o fotoğrafta  dönemin ünlü futbolcuları ile çekilmiş resmi görünce duygulandık doğrusu... Yolunuz düştüğünde Kadıköy’deki Hacı Bekir

sizi ziyadesiyle mutlu etmeye yetecektir.

Çırağan Otelindeki Gazebo Lounge’da gereğinden fazla aristokratik bir sunumla elinizde tutttuğunuz cafe latte’nizi yudumlarken fevkalade depresif bir ruh hali içerisinde sürünebilirsiniz de Allah korusun...

Evet yineliyorum; “akıl içinde bulunduğun zamanı cennete çevirdiği gibi cehenneme de

çevirebilir”.                                                                                                                                                           

 

Ayrıntıları ıskalamadan,  “Dünya Tatil Köyü”ndeki misafirliğimizin tadına varalım...

Herşey gönlünüzce olsun!

 

Füsun Kankat  

 

 

 

 

 

 

 

 

 



__________ ESET NOD32 Antivirus tarafından sağlanan bilgiler, virüs imza veritabanı sürümü: 7218 (20120613) __________

İleti ESET NOD32 Antivirus tarafından denetlendi.

http://www.nod32.com.tr