15 Aralık 2012 Cumartesi

TALİHİN GÜCÜ

     TALİHİN  GÜCÜ  ( LA FORZA  DEL   DESTİNO )

Yılın son günlerine yaklaştığımız bu aralık ayında yine görkemli bir opera gecesi yaşadık. Birbirinden değerli bu genç opera sanatçıları kadar ben de Prof. Güzin Gürel’i minnet duygular ile anıyorum daima. Sedat Gürel – Güzin Gürel Sanat ve Bilim Vakfı 20. Kuruluş Yılı Konseri başlıklı bu gecede tam onsekiz eser seslendirildi büyük senfoni orkestrası eşliğinde.  Önemli opera eserlerinden seçilen birbirinden güzel aryaları dinlerken hemen önümde oturan Prof. Güzin Gürel’in desteklediği ve yetiştirdiği genç sanatçıları izlerkenki mutluluğunu ve iftihar ifadesini yüzünden okuyabiliyordum.        Ben, çok sevgili gözdelerim Deniz Yetim, Alp Köksal, Onur Ertür ve Burak Bilgili’yi tekrar dinleyebilmenin tadını  çıkarıyordum. Puccini’nin Manon Lescaut’dan Manon’un aryası “Sola perduta”dinledik Deniz Yetim’den.  Deniz Yetim, Bakü’de yapılan VI. Byulbyul Uluslararası Şan Yarışması’nda bu yılın ‘Grand Prix’ ödülünü aldı. 2013-2014 yıllarında Rusya ve Bakü’de birçok opera, konser ve festivalde yer alacak. Daha bir çok ödül sahibi olan Yetim, ikinci bölümde  Burak Bilgili ile birlikte Verdi’nin “Talihin Gücü” ( La Forza del Destino ) operasından bir düet  “or siam soli” yi söylediler. Maria Callas kalktı ve geri döndü dedim içimden...                       

En çok etkilendiğim anlardan biri de  Hale Soner’in seslendirdiği  Donizetti’nin Lucia di Lammermoor’dan Lucia’nın aryası olan “ Il dolce suono... Spargi d’amore pianto” olağanüstü bir şölendi. Hale Soner, 2004 yılında Siemens Şan Yarışması birincisiydi ve yurt dışında önemli Master Class’lara katılan soprano , 2007’den beri Prof. Güzin Gürel’le çalışıyormuş. Günbatımı renginde göze hitap eden  elbisesi ve ve akıp giden lirik sesiyle bize “mutluluk” sözcüğünün tam anlamını yaşatmış oldu...  Bir Onur Ertür var. İyi ki var!  Gözlerinde zeka kıvılcımları parlayan bu genç adam komik operalarla çıktı karşımıza. Muzur tavırları komedi-tiyatro tarzı ve güzel sesi ile çok dikkat çeken bir tenor. Hepsi çok değerli sanatçılar ve çok emek verdikleri belli, ama en çok etkilendiğim anlardan bahsediyorum burada.

Konserin sonunda Prof. Güzin Gürel’i sahneye davet ettiklerinde  şahit olduğumuz sevgi seli ve şükran duygusu gerçekten düşündürücüydü. Aynı zamanda hayatın bir “veriş-alış” esasına dayalı olarak yaşanması gerektiğinin çok anlamlı bir kanıtıydı da. Hepsi tek tek sarıldılar ve yediler bitirdiler sevgili profesör Gürel’i...Ulu bir ağaç hem gölgesinde barındırır, hem de döktüğü meyvalarıyla insanları besler ve keyiflendirir. İşte Prof. Güzin Gürel böyle ulu bir mürşit olsa gerek!                                                          Finalde, bütün sanatçılar ellerinde Türk bayrakları ile sahneye iki taraftan gelerek koro yaptılar ve en son bis parçası olarak da “finunculi  finuncula”yı  tüm seyircilerle birlikte söylerken coşku ve haz doruktaydı.  Yüzlerde tebessüm yavaş yavaş sağanak yağmur altında düzayak ve eski tarz opera evimizden çıktık ve ıslak caddede “yomme yomme yomme yomme yom!” nakaratıyla “funinculi fuincula”yı söyleyerekten “just the walking in the rain” halinde evimize döndük.         

 

Füsun  Kankat                                    

 



__________ ESET NOD32 Antivirus tarafından sağlanan bilgiler, virüs imza veritabanı sürümü: 7802 (20121214) __________

İleti ESET NOD32 Antivirus tarafından denetlendi.

http://www.nod32.com.tr

E-posta gönderiliyor: TALİHİN GÜCÜ

<<...>>
İletiniz aşağıdaki dosya veya bağlantı ekleriyle gönderilmeye hazır:

TALİHİN GÜCÜ





__________ ESET NOD32 Antivirus tarafından sağlanan bilgiler, virüs imza
veritabanı sürümü: 7802 (20121214) __________

İleti ESET NOD32 Antivirus tarafından denetlendi.

http://www.nod32.com.tr

19 Kasım 2012 Pazartesi

Dindarlık ve "Kutsal" Kavramı Üzerine

                            DİNDARLIK  VE  “KUTSAL” KAVRAMI  ÜZERİNE

Dünyada çok sayıda dinlerin olması, yeknesak bir tanımının yapılmasını zorlaştırmasına rağmen ortak noktaları esas alınarak din; “ Doğaüstü, kutsal ve ahlaki öğeler taşıyan, çeşitli ayin, uygulama, değer ve kurumlara sahip inançlar bütünü” şeklinde tanımlanır. Klasik anlamıyla, kutsal, değişmez, dogmatikdir ve gönülsel  teslimiyeti gerektirir. Dinsel düşünmeye göre, insanlıkta dinsel ve dinsiz dışında gruplaşma olmaz ve dinler, hak ve batıl ekseninde değerlendirilir.                                                             İnsanlar, çok eski zamanlardan beri  doğaüstü bir kudrete, isterse çok ilkel olsun, bir dine tutundukları halde, dinin ne demek olduğunu ve neden dolayı insanların ibadet ihtiyacını duyduklarını düşünmeye de çok sonradan başlamışlardır. Zaten bu düşünüş, hiç şüphesiz, felsefeyi doğuran etkenlerden biri olmuştur. Felsefe,  daha doğrusu metafiziğin ortaya çıkışıyla birlikte hemen doğaüstü bir kuvvetin, Tanrı fikrinin eleştirici bir tarzda düşünülmesi yolu açılmıştır. İnsanlığın tarihi hakkındaki bilgilerimiz genişledikçe, insanların çeşitli iman, itikat ve dini kuruluşları karşılaştırmalı bir yolda incelendikçe dinin şekli, ismi, düzeni ne olursa olsun aslında bir bütün, tümel bir kavram olduğu açıkça ortaya çıkmıştır. Gerçi insanlığın tuttuğu birçok dinler arasındaki isim, ibadet şekilleri ve özellikle ahlaki değer farklarına rağmen din adı altında var olan bu tümel kavram, her halde teker teker dinlerin inanç, ibadet ve uygulamalara dair meselelerinden daha muazzam bir sorun teşkil eder.                                      Alman teolog Schleiermacher’e göre; -dinin bir cismi, bir de ruhu vardır.  Dinin cisminde kurumları, aşamaları, nasları ve din yapısının toplumsal kafesi vardır. Devleti  dinle  idare edenler veya böyle düşünenler, dinin cismine ait kurumları daima dünya işlerini düzenleme ve halkı itaate sevk için kullandıklarından, en büyük önemi bu kısma vermişlerdir. Biat kültürü dediğimiz bu durum zaten halkın da çoğunlukla benimsediği ve dini görünen zahiri kurallarıyla uyguladığı ( pek de derinliğine vakıf olmayarak) bir ibadet şeklidir.  Dinin ruhu ise, tabiatın ötesindeki şeylerin, en yüksek değerlerin sezgi ile bilinmesinden ibarettir. Dini duygular, ancak bireyle önsüz sonsuz arasındaki içrek temaslardan çıkabilir. Dinin ruhu bu suretle anlaşıldıktan sonra dinin cismini teşkil eden resmi inanılan şeyler, törenler, çeşitli toplumlarda çeşitli şartlar altında başka başka şekillerde beliren kavramlardan ibaret kalır. O halde din, sadece ruhsal bakımdan incelenecek olursa çeşitli toplumlar içinde çeşitli şekillerde beliren dinler arasında  büyük bir fark bulunamaz.                                                           Çağımızın modern, bilişim ve teknoloji  bakımından bir hayli ileri olan bugününe bakacak olursak ortalama aydın  kentsoylu insan gerek hızlı ilerleyen günlük yaşantısı, gerekse pozitivist bakış açısı itibariyle, dine ve dinsel konulara uzak durmayı  büyük bir özgüvenle yeğliyor. Her şeyden önce bir felsefeseverin yada en azından normal erdemli bir insanın varoluş, hayat, ahlak, iyilik, kötülük, merhamet, yardımlaşma v.b. konularda düşünmesi ve doğru  eylemlerin hayatta kişiyi doğru sonuçlara ulaştırabileceğini duygusal zeka ve sezgi  yoluyla kavrayabilmesine karşın sıradan bir aydın, yüzünde müstehzi  bir ifadeyle hemen bilimin savunulmasına baş vurmaktadır. Her düşünsel alanın tabiî ki mutlak olmayan tarafları vardır. Evlilik töreninin, doğumun, ölümün  kutsanan  seremonileri, ritüelleri olduğu gibi gün içinde içilen bir “beş çayının”bile bir ritüeli ve bir asaleti vardır.   “Kutsalllık”, insan hayatının anlamıdır. Kutsal mekanlarda bulunmak, kutsanmış bir yiyecekten tatmak, kutsal bir törene katılmak insanın bu dünyadaki seçkin ayrıcalığıdır ve bunun tadına varmalıdır. Dini yalnız böyle akılcı bir kuramla açıklamak yeterli  de değildir. Din, Tanrı’ya ya da tanrılara imandan daha başka şeyleri de içine alır. Dinde ibadet ve kurtuluş ihtiyacı duygusu da vardır. İnsan ruhunu iyileştiren ve yücelten değerleri dinsel  konularda bulan insanoğlunun, bugünün  elektronik beyninin aslını yaratan akılların aklı’na olan inancını ve ibadetini  de “kibirli bir aydın”ın saygıyla karşılaması ve emosyonel zekasını biraz çalıştırması lazım.----diye düşünüyorum.

Füsun Kankat

 

 



__________ ESET NOD32 Antivirus tarafından sağlanan bilgiler, virüs imza veritabanı sürümü: 7708 (20121119) __________

İleti ESET NOD32 Antivirus tarafından denetlendi.

http://www.nod32.com.tr

4 Kasım 2012 Pazar

Eski Yunan, Ön-Asya ve Mezopotamya'da Hüküm Sürmüş İnanç Sistemleri Hakkında

ESKİ YUNAN, ÖN ASYA ve ÖZELLİKLE MEZOPOTAMYA TOPRAKLARINDA HÜKÜM SÜRMÜŞ                              İNANÇ SİSTEMLERİ HAKKINDA

Kabala felsefesini ve Yehuda Berg’in Kabalistik yaşam felsefesini çok çarpıcı bir şekilde anlatan kitabını  okuduktan sonra zaten bazı inanç sistemlerini ve felsefe tarihinin önemli yapı taşları olan filozofları anmamak mümkün görünmüyor. Kabalistik yaşam anlayışında Tanrı’nın korkulan ve cezalandıran bir merci olmadığı; Tanrı’nın sonsuz enerjisine, yaratıcı ışığına mazhar olmak, onun çoğaltan ve çoğaltırken de haz ve mutluluk bahşeden “paylaşma” meselesini düşündüğümüz zaman “haz ve mutluluğun” yaratıcı ve yapıcı gücü hayatın merkezini oluşturur ki bütün bunları tümüyle irdelediğimizde; Epiküryen bir yaşam felsefesini de düşünürüz. Epikür zamanında (İ.Ö.3.yy.) hazcılığı   yani hedonist düşünce tarzı bakımından eleştirilse de bu Epikür’ün fikirlerinin iyi anlaşılmaması yüzündendir. Bilindiği gibi Epikür esas olarak “atomcu” düşünceye sahiptir. Ve der ki:-Ruh, tıpkı tüm diğer şeyler gibi özdekseldir. O, çok sayıda iyi, küçük, yuvarlak ve çevik atomlardan oluşur; ateş, hava, nefes ve başka rafine edilmiş, devimli özdek ruh oluşumuna girerler. Onlar tüm beden üzerine yayılacaklardır. Yönlendiren ve zihni bir bölüm vardır. Bu göğüs bölgesinde bulunmaktadır, geriye kalan bölümler ona boyun eğmektedir. Ruh ölümlüdür; beden çözülmeye uğradığı zaman ruh da öğelerine ayrışacak ve gücünü kaybedecektir. Ölüm ile bilinçlilik durumunun sona ermesi, ölümün bizim için korkutuculuğunu kaybetmesi anlamına gelir. “Ölüm ile her şey  sona ereceği için, yaşamla ilgili olarak korkacak bir şey kalmaz.” Kabalistik düşüncedeki atomların el ele tutuşması, moleküller ve her tür maddenin meydana gelmesindeki  diziliş farklılıkları vb. açıklamaları okurken Epikür’ün atomculuğu ve mechanism düşüncesi ile birlikte hazcılık anlayışı aklımıza düşüyor. Hatta Epiküryen düşünceden önce Anaksagoras (İ.Ö. 500-428), dünyalar oluşmadan önce evrenin merkezinde sonsuz sayıda küçük özdek parçalarından bahseder. Bunlar hücre ya da tohum “spermata” olarak adlandırılmaktadır. Anaksagoras’ın düşüncelerini bir dizge, bir sistem haline getirecek olan Aristoteles, her şeyin karmaşık bir kütle içinde birbirine karıştığını yazacaktır. İlk kütle, sonsuz küçük tohumların, sonsuz sayıdaki  bir karışımıdır. Tohumlar, içinde bulundukları kaostan “sınırsız uzay boşluğu” nasıl ayrılmakta ve nasıl bir evren, dünya düzeni oluşturabilmektedir? Onları harakete geçiren şey nedir?  Anaksagoras ilk hareketin kaynağının zihinsel ilke, bir düşünce veya nous olduğunu öne sürmüştür. Dünyayı düzenleyen ruh, mutlak olarak basit ve türdeş bir yapıya sahiptir. Maddenin üzerinde bir güce sahiptir. Nous bir anlık, etken oluşumdur. Dünyadaki yaşamın ve devinimin özgür kaynağıdır, ayrıca her şeyi düzenlemektedir ve her şeyin kaynağıdır. Her şeyin üzerinde bir kudrete sahiptir. Çağdaş terimlerle söylersek üstün ve her yerde bulunan bir  varlıktır.        

Theism (Tanrıcılık), Pantheism (Kamutanrıcılık ) dizge içinde keskin bir şekilde ayrılmamıştır. Ayrıca onun düşüncesinde genel bir  düalizm hakimdir. Örneğin,Anaksagoras’a göre her şey sıcak ve soğuğun, kurunun ve nemlinin bir oranını kapsar. İtme hareketi ile katı maddeler dünyadan savrulmuşlardır, böylece dünya üzerinde farklı yapı biçimleri meydana gelmiştir. Güneşin ısısı yavaş yavaş nemli dünyayı kuruturken yağmurun yağmasıyla da yarı kuru yarı nemli olan dünyada organik yapılar oluşmaya başlamıştır. Anaksagoras, Hellas düşünce tarihinde çok önemli bir filozoftur.                      Bu filozofun atomculuk konusundaki kuramından sonra Demokritos’un atomculuğu çok önemlidir.     Trakya’daki  Abdera Okulu’nun kurucusu olan Demokritos ve onun hocası Milet’li Leukippos, atomculuk ve özdekçiliği başlatan çok önemli düşünürlerdir. Karl Marks’ın Felsefe Defterleri’ne bakarsak “Diyalektik Materializm”in ( yeni deyişle Eytişimsel Özdekçilik ) ilk dayanağını oluştururlar.   Bu bakımdan Leukkippos ve Demokritos Materializm’in ilk notalarıdır.

 

Demokritos’a göre; ruhu meydana getiren atomlar, tam olarak kaldıkları sürede kendimizin bilincine sahip oluruz; belli miktarlarda atom çıktığı zaman, uyku ve onunla beraber bilinçsizlik durumu olur;   hemen hepsi çıkıp da az bir miktar kaldığı zaman, görünür ölüm meydana gelir. En sonunda ruh atomlarının tüm bedenden ayrıldıklarında  ölürüz. Ölüm, bu atomları yok edemez, çünkü atom bölünemez, özü gereği yok da olmaz; ölümün yok ettiği şey, atomların bir bedendeki geçici birleşmeleri ve dolayısıyla bu birleşmeyle meydana gelen bireylerdir.

Demokritos’ta hazcılığın izleri görülmektedir; özdekçiliğin ( materialism), hazcılık (hedonism ) gibi birbirine hiç uymayan iki düşünce ilk kez bir arada bulunmaktadır. Hazzın, özdekçi ve doğal felsefe ile uyum içinde olan niteliksel ve hissedilir bir özyapısı vardır. Demokritos, yaşamdaki gerçek sorunun mutluluk olduğunu söylemektedir. İçsel tatmin ve hazzın ruhun korkusuzluğuna, uyuma ve sükunete     bağlı olduğunu söylemektedir. İçsel mutluluk varsıllık ve maddesel mülk ile ya da beden hazlarına bağlı değildir. Tutkularımızın ne denli az esiri olursak, o denli az hayal kırıklığına uğrarız. Bütün erdemler, mutluluğa ulaşmak için bir değere sahiptir, en önemlileri de doğru ve iyiliksever olmaktır.            Zihin kıskançlığı, kibirliliği, kızgınlığı uyumsuzluğa yol açar ve herkes için zararlıdır. Cezadan korkmadan hep doğruları savunmalıyız.  İYİ OLMAK DEMEK YALNIZCA YANLIŞ YAPMAKTAN SAKINMAK DEĞİL, AYNI ZAMANDA YANLIŞ YAPMAK İÇİN İSTEĞE BİLE SAHİP OLMAMAKTIR. BİR KİŞİNİN İYİ Mİ YA DA KÖTÜ MÜ OLDUĞU SADECE DAVRANIŞLARINDA DEĞİL, İSTEKLERİNDEN DE BELLİ OLUR.                                   Atomculuk ve haz konularında Yehuda Berg’in Kabalistik açıklamalarını okurken bunları düşündüm.             Mazda Dini, Zerdüşt ve Kabala Felsefesi ile ilgili yorumlarda düalizm, iyi ve kötü kavramı olarak bazı benzer metaforik anlatımlar bulunmakla birlikte Mazda Dini, Zerdüşt ve sonrasındaki asırlarda özellikle Mazdak tarafından adamakıllı kaba bir kamulcu bir dini sisteme dönüştürülmüş.                                

Zerdüşt, eski Mazda Dini’nin bir yenileştiricisi (reformcusu), İ.Ö.7.yy.da bazılarına göre de daha da eski tarihlere dayanır. Çok akıllı ve kamil bir kişi olduğu özdeyişlerinden bellidir: -“Dua erdim ki”-            “Düşünce iyi düşünülsün, söz iyi söylensin, iş iyi yapılsın.” -  Zerdüşt, iyiliğin ve kötülüğün aynı kaynaktan çıkamayacağını düşünmüştü, bu yüzden iyiliği “AHURA MAZDA” (Hürmüz ), kötülüğü de “EHRİMEN”e bağladı. Bunlar arasında sürekli bir savaş olması gerektiğini tasarımladı, bu savaş elbette iyiliğin kazanmasıyla sonuçlanacaktı. Dine bağlanan insanların görevi, iyilik veya kötülük için tanrılara yakarmak değil, -çünkü zaten iyilik ve kötülük bir gerçekti, yalvarıp yakarmakla gerçekleşecek değildi-   bu savaşta olumlu yana katılmaktı. Böylece din, birtakım yalvarmalar, hoş görünmek için tapınmalar ve benzerleri olarak değil böyle anlaşılmalıydı. İyiliği ruhta, kötülüğü özdekte yani maddede arayanlar da yanılmaktaydılar. İyilikle kötülük, hem ruhları hem de özdekleri kaplamıştı, savaş, her iki alanda da aynı ölçüde sürüp gidiyordu. AHURA MAZDA nasıl yaratıyorsa, EHRİMAN da öylece yaratıyordu.  Savaş dehşet vericiydi. Erdemli insanlar, bu savaşta iyiliğe katıldıkları ölçüde mutluluğa hak kazanabilirlerdi. İyilikle kötülüğün çarpışması tıpkı ışıkla karanlığın, gökyüzüyle yeryüzünün çarpışmasıydı. İnsan olmak isteyen insan, iyilikten, ışıktan, gökyüzünden yana olmalıydı. Zerdüşt, böylece toplumsal düzenin sağlanacağına, üretimin artacağına inanıyordu. Gerçek dindarlık oruç ve ibadetle değil, tarım çalışmalarında idi. ( Batınilik ve Karmatiilik’teki gibi ).                                                             Bacası tüten, içi tarım hayvanları ve besli çocuklarla dolu bir çiftçi evini seyretmek kadar AHURA MAZDA’yı sevindiren hiçbir şey olamazdı.  Zerdüşt, bu ilkelerin sadece kendi halkı için değil, bütün insanlık için geçerli olması gerektiğini düşünmüştür.

Ölümünden sonra çok rasyonalist ve materyalist  olarak kurduğu bu dini düzen, çok değiştirilmiş ve boş inançlarla doldurulmuştur.  Zerdüştlükten sonraki yüzyıllarda İran’lı devrimci Mazdek, Zerdüşt dinini yenileştirmek için gönderildiğini iddia ederek her şeyin, havanın suyun, toprağın, malların hatta kadınların eşit paylaşımını ileri sürüyordu. Herkes malca eşit olmalıydı. İ.S.8.yy.da ve sonralarında  İslamlaşma, Şıi-Batıni düşünce akımına karışarak Karmatii ve İsmailiye mezhepleriyle birleşmiştir.          Kaba kamulculuk, bu mezheplerde de sürmüştür. Kaba kamulculuk inancı, ilkel ekonomik koşulların gereği olan ortaklaşa yaşama zorunluluğundan kalma bir boşinançtır. Marksçılığa da dayandırmamak gerekir. Zira Marksçılık, bilimsel bir öğretidir.  

Eski Yunan, Ön Asya ve özellikle Mezopotamya topraklarında hüküm sürmüş inanç sistemleri tabiatıyla birbirlerini etkilemişlerdir. Bu etki bazen Sümerler’den, Anadolu halklarına, oradan Hellas’a bazen Hellen dünyasından Doğu Akdeniz’e ve Mısır’a, daha da önemlisi Mısır ve çevresindeki  Yahudi tarihinin, Musa dininin geniş etkilerini hissedebiliyoruz. Ne var ki çok önemli etkiler ve esinlenmelere rağmen toplumsal ihtiyaçlar, töreler, alışkanlıklar, eski çağ insanının dininde çok özgün farklılıklar yaratmıştır. Özellikle İran’a ve Asya içlerine doğru kaydıkça daha bir karma din anlayışı oluşmuş, sosyal, ekonomik, toprakla tarımla ilgili olup boşinançların da devreye girdiği değişik mezhepler kadar varmıştır.

 

Füsun  Kankat

 



__________ ESET NOD32 Antivirus tarafından sağlanan bilgiler, virüs imza veritabanı sürümü: 7657 (20121104) __________

İleti ESET NOD32 Antivirus tarafından denetlendi.

http://www.nod32.com.tr

31 Ekim 2012 Çarşamba

Yağmur Keyfi ve Islak Düşler

YAĞMUR KEYFİ ve ISLAK DÜŞLER

Bahçedeki lambanın ışığı altında çimenlerin ıslak ıslak parıldadığını görüyorum. Güllerin yaprakları ıslak, pırıl pırıl ve revnaklı ; henüz banyo yapmış bir bebeğin ıslak kirpiklerindeki su damlacıkları gibi üstlerinde biriken her bir damlacık yere düştü düşecek.  Defne Ağacı da aynı şekilde, duştan çıkmış selvi boylu, lepiska saçlı güzeller güzeli Dafne olarak , ıslak saçlarından sular akarak karşımda durmakta... Toprak kokusu, çimen kokusu, şimşekler ve gök gürültüsü, hepsi birden bir pastoral senfoninin içine çekiyor insanı. Gökyüzünde ardı ardına çakan şimşekler ve o büyük gümbürtü; timpani ve davullarla canlandırıldığında nasıl görkemli bir orkestrasyon ortaya çıkarsa, evlerin damlarına, pergolelerin üstlerine ve köpek kulübesinin üstüne düşen yağmur damlaları da bir piyanonun tuşlarında hayat bulur ve ruhumuza işler. Üzeri camla kaplı bir kamelyanın üzerine düşen damlalarla, kümesin üzerine düşen her bir yağmur damlasının çıkardığı ses notalara dökülecek olursa ortaya çok ilginç melodiler çıkacaktır. Önce uzun süren ve yeknesak bir şekilde düşen damlaların sesini dinleriz. Uzun süren bir yağıştan sonra tıp- tıp- tıp- giderek yavaşlayan ve tek tek çıkan sesler kulağımıza gelir; bunlar, düştükleri zemine göre bazen tiz, bazen de tok ve bas sesli vuruşlar halindedir. Tıpkı bütün bu güzellikleri seyrederken dinlemekte olduğum  diskten etrafa yayılan  Chopin’in “Yağmur Damlaları” prelüdünde olduğu gibi.  İşte şimdi, bütün bu damlalar, usta parmaklardan da aynı şekilde piyanonun tuşlarına damlıyorlar. Nitekim, günümüz sanatçılarından Kazakistanlı Anjelika Akbar, özel olarak “Su” isimli bir CD çıkarmıştı. Çok ilginç bir müzik çalışmasıydı. Aynı zamanda, meditatif bir terapiyi de amaçlıyordu. Ankara’da yaşayan  sanatçı doğadaki sesleri ve özellikle de su seslerini piyanoda canlandırmaya merak sarmıştı.

Her iki tarafında asırlık devasa ağaçların sıralandığı uzun bir yolda, yağmurda araba kullanırken hayal edin kendinizi; ön cama vuran yağmur damlaları ile yarışırcasına çalışan sileceklerin çıkardığı sesi hatırlayın! Buğulanan camlar, sürekli çalışan silecekler ve arada bir eldiveninizle içerden buharlı silmeye çalışmak... O andaki durumla baş etmekten başka fazla bir şey düşünmeyiz.                                              Doğanın bu ıslak seslerinin uyandırdığı bütün bu duyguların hepsi galiba daha çok kırsalda ruhumuzu ele geçiriyor. Zira karmaşık şehir ortamında insanın farkındalığı zevke değil, gerilime yol açıyor. Yağmurdan ve kardan zevk almak için iki katlı veya tek katlı düzayak evlerin, boş yolların, alabildiğine boşluğun olduğu ve doğanın üzerinde insanın sere serpe yayılarak yaşadığı eski model bir hayat tarzı olsaydı, ne güzel olurdu!... Ama yine de karamsar olmayalım. İlkbaharın yeşilini ve kuş seslerini nasıl seviyorsak,  sonbaharın yaprak dökümünü, yağmurunu, sağnağını ve hatta en şiddetli gök gürültüsünü dahi idrak edelim ve tadına varalım. Onları , bir orkestrada hangi enstrümanlarla canlandırabileceğimizi düşleyelim.  “Tadına varmak”, çok önemli; örneğin ben şu anda “güz gülleri”nin tadına varıyorum. Gerçekten o kadar güzeller ki. Hepsi birden yakut rengi, grup rengi, beyaz, krem , açmışlar ve kış gelmeden son defa keyifle selamlıyorlar bizi...

Bir zamanlar, bir yazarın dediği gibi: -“Sararan çimenlerin, solan yaprakların yeşilliğini,                                        

                                                                    Hiçbir şey geri getiremez.

                                                                    Fakat, her şeye rağmen hayat

                                                                    Üzülmeye değmez !”

 

Füsun Kankat        

                                                                         

 



__________ ESET NOD32 Antivirus tarafından sağlanan bilgiler, virüs imza veritabanı sürümü: 7647 (20121031) __________

İleti ESET NOD32 Antivirus tarafından denetlendi.

http://www.nod32.com.tr