1 Ocak 2014 Çarşamba

Yılbaşı Çamları

YILBAŞI  ÇAMLARI

Günümüzde dünyanın bir çok ülkesinde yılbaşı öncesi evler, sokaklar çam ağaçları ile süsleniyor. Evlerde tepeden kesilerek bir köşeye yerleştirilen çam ağaçlarının altlarına hediyeler konuluyor.

Yeni yıla girerken ağaç süsleme genelde Hıristiyanların bir adeti olarak biliniyor. Ne var ki başka dinlere inananlar da yeni yıla girerken çam ağacı süslüyorlar. Türkiye'de de evlerde ve mağazalarda çamlar süsleniyor. Türklerin eski yaşamları ile ilgili yazıtlarda, 22 Aralıklarda "gündönümü kutlamaları" için ağaç süsleme adetinden çoklukla söz ediliyor. Gündönümü, Güneş'in dünyaya en uzak mesafede olduğu ana verilen addır. Günlerin ve gecelerin kısalmaya veya uzamaya başladığı andır.

Kış gündönümünde 21- 22 Aralıklarda güneş ışıkları Oğlak Dönencesi'ne dik gelir.  Kuzey yarıkürede günler uzamaya, güney yarıkürede kısalmaya başlar.

HAYAT  AĞACI

Sümerolog Dr. Muazzez İlmiye Çığ hocanın anlatımına göre, Orta Asya'dan göç etmeden önceki dönemde ve tek tanrılı dinlere geçmelerinden önceki yıllarda Türkler, yerin göbeği sayılan yeryüzünün tam ortasında bir "Akçam ağacı" bulunduğuna inanıyorlardı.                                                                 Bu ağacın tepesi, gökyüzünde oturan tanrı "Ülgen"in sarayına kadar uzanıyordu. Bu ağaca da "Hayat ağacı" deniliyordu. O günlerin inanışına göre, "Tanrı evrende var değildi, evreni yaratandı, tek hakimdi, hiçbir şeye benzemezdi, canı veren de o idi, alan da".

Hayat ağacı da tek idi, canlıların hayat kaynağı idi, daima canlı ve diri idi. Hayat ağacı ve üzerindeki Kartal motifi; hayatın başlangıcını, insanın yaratılışını;  dünyadan uçmayı (ölmeyi) temsil ediyordu.

İnsanların koruyucusu Tanrı "Ülgen", gökteki sarayında oturarak geceyi, gündüzü, güneşi yönetiyordu.                İnançlara göre, gecelerin kısalıp gündüzlerin uzamaya başladığı 22 Aralık'ta gece ile gündüz savaşıyordu. Uzun bir savaştan sonra da gün, geceyi yenerek zafer kazanıyordu.

GÜNDOĞUMU  KUTLANIYOR

Güneşin yeniden doğuşu; bir "yeni doğum" olarak algılanıyordu. Yeni doğum 22 Aralık'ta "Nardugan" ("nar= güneş", "tugan=dugan=doğan") bayramı olarak Akçam ağacı altında kutlanıyordu. Güneş'in geri verdiği Ülgen'e dualar ediliyordu. Nitekim İlkçağ sanatından kalan bazı taş kabartmalarda ve resimlerde bu betimlemeleri çokça gördük ve inceledik. Bir "Hayat Ağacı" figürü işlenmiş ve bunun kutsallığı da çok bellidir.

Duaların tanrıya gitmesi için, ağacın altına hediyeler konuluyor; dallarına bantlar bağlanarak o yıl için tanrıdan dileklerde bulunuluyordu. İnanca göre tanrı bu dilekleri yerine getiriyordu.  Bu bayram için evler temizleniyor ve güzel giysiler giyiliyor; ağacın etrafında şarkılar söylenip oyunlar oynanıyordu (Yılbaşı eğlencesi). Yaşlılar, büyükbabalar ve nineler ziyaret ediliyor;  aileler bir araya gelerek kutlanırsa ömrün çoğalacağına, bayramın uğur getireceğine inanılıyordu.                                                        Akçam ağacı sadece Orta Asya'da yetişen bir ağaç olduğu için Filistinlilerin bu ağacı bilmelerine imkan yoktu. Bu nedenle yılbaşlarında ağaç süsleme adetinin Hıristiyanlara Türklerden geçtiği kabul ediliyor.  

Tüm dostlarıma yeni yılda sağlık, bereket ve huzur diliyorum. Mutlu yıllar!

Füsun Kankat

 

 

27 Aralık 2013 Cuma

Hıristiyanlık ve Manişeizm

HIRİSTİYANLIK  VE  MANİŞEİZM

Hıristiyanlık dini özgür irade, ilk günah, iyilik ve kötülük sorunları olsun veya öldükten sonra kutsal ruh olarak muteber bir mertebeye erme gibi kavramlarda bazı eski inanç ve mezheplerden fazlasıyla etkilenmiş, hatta bazı doğu inançlarını da etkilemiştir.  Aldığı etkilere örnek olarak Manişeizm'den başlamak istiyorum.  Yaygın olan bir görüşe göre, tüm insan ırkı, ilk adamın ya da düşmüş bir meleğin günahı ile bozulmuştur; ve insanoğlunun kurtuluşu için şu ya da bu şekilde tanrısal yardıma gereksinim duyulmaktadır. İnancın temeli  İsa'nın bizi kurtarmak amacıyla cennetten aşağı indiğidir: Eğer insanlığın günahtan kurtarılması gerekli ise onun kendisini koruyamayacağı açıktır. O, günah işlemek zorundadır ve doğası gereği bir günahkardır ya da bir şekilde günahkar olmuştur (İlk günah öğretisi) .  Her iki durumda da kendisini  koruma özgürlüğüne sahip değildir. Bu düşünüş tarzı Manişeistler tarafından destek görecektir.  Bu düşüncede Hıristiyanlık ile Zerdüşt öğretisi  birleştirilmektedir.  Onlar insanoğlunun özdeğin kölesi durumunda olduğu ve ruhun arınmasının ancak çilecilikle olabileceği düşüncesindedir. Et, şarap, evlilik, mülk, zenginlik sakınılması gereken oluşumlardır. Ancak inanç konusunda farklı görüşlerle karşılaşmak da olanaklıydı. İsa, insanlığı günah işlemekten korumaya gelmişti. Günah suçu ifade eder, suç suçlu kişinin kendi adına sorumluluğu anlamına gelmektedir; yalnızca doğru ile yanlışı seçme durumunda olan kişi, bir günahkar olabilir.    Çünkü eğer bir kişi günahkar ise, onun özgür olması gerekmektedir. Aynı sonuca bir başka yolla da ulaşılabilir: Tanrı mutlak iyi ve adaletlidir, ve bu nedenle günahtan sorumlu olamaz; insanoğlunun kendisinin  günahkar olması gerekir.  Bu da onun özgür olduğunu gösterir.  400 yılında Roma'ya gelen Pelagius, ilk günah kavramına karşıt bir öğreti ortaya koydu: Tanrı iyidir ve onun tarafından yaratılan her şey iyidir.  Bu nedenle insan doğası esas itibariyle kötü olamaz.  Adem, günah işlemekte ya da işlememekte özgürdü; onun duyumsal doğası galip geldi ve günah işlemeyi seçti. Günah nesilden nesile geçebilen bir olgu olmadığı için her insan özgür istence sahip olacaktır:  Günah özgürlüğü  ifade etmektedir. Özgürlük kaynağını, tanrısal görünümün ilk eyleminden alır; bu iyi Tanrı tarafından  bahşedilen ilk armağandır.  İnsan dışarıdan yardım almadan günaha karşı koyabilir ve iyiyi egemen kılabilir. Ademin günahı daha sonraki insanlara geçmemesine karşın, diğerleri için kötü bir örnek oluşturmuştur. Bu aşılması güç bir alışkanlığın yerleşmesine neden olmuştur.  Bu durum insanın düşüşünü açıklamaktadır.  Ancak kilise adamları sormaktadır: Eğer insanlar, günahın kölesi değillerse, eğer seçme özgürlükleri yok edilmemişse, tanrısal görünüm ve Hıristiyanlık dininin onun kurtuluşunda oynadığı rol nedir?  Buna yanıt, bilginin Kutsal Yazılarda, İsa'nın öğretisi olarak verildiği şeklinde olacaktır. 

İnsan iyiyi seçme özgürlüğüne sahiptir ancak kurtuluşu için gerekli olan şey İsa Mesih'e olan inancıdır.      Aynı anda her yerde bulunan Tanrı, insanoğlunun gelecekteki yaşantısında tam olarak neyi seçeceğini bilmektedir. Özgürlük erkini nasıl kullanacağını bilir ve önceden onlara vereceği ödül ve cezaları belirlemektedir (yazgı öğretisi).

İ.S.III.yüzyılda Manişeizm'in kurucusu olan ve "gökten indiğine" inanılan Mani, kendisinin göğün oğlu olduğunu ileri sürmüştür.  Manişeizm, aslında bir Zerdüştçülük reformudur. İsa ve Buda  düşüncelerinin  Zerdüşt düşüncesiyle kaynaştırılmasından meydana gelmiştir.  Mani'ye göre evrenin ve evrendeki bütün varlıkların yapısı, "iyilik kötülük"(ışık-karanlık) karşıtlığıyla kurulmuştur. Bu karşıtlıktaki birliği sezmekle Mani,  diyalektik bilimselliğe pek yaklaşmıştı. Hele evrenin ve evrendeki bütün varlıkların, bu karşıtlığın sürekli kavga alanı olduklarını ileri sürerken doğa yasalarının bilgisini, Herakleitos'vari bir seziyle kavramış gibiydi. Ne var ki deneye dayanmayan ve nesnel  gerçeklikle bağını koparan bütün seziler gibi o da bu sağlam temelin üstünde bir hayal yapısı kurmaya başladı.

Tanrı ve şeytan dogmaları böylesine bir hayal ürünüdür. Yoksa ışık ve karanlık savaşında ışığın yani aklın ve bilginin karanlığı yani boşinanci ve bilgisizliği her an biraz daha yenerek gittikçe gelişmesi, kötülüğün yani bilgisizlikten doğan doğa yasalarına tutsak olmanın iyilik karşısında her an biraz daha gerilemesi gibi düşünceleri gerçekten hayranlık uyandırıcıdır. İyilikten kastedilen burada "bilginin artmasıyla doğaya egemen olma" durumudur.  Bu yüzden  hemen her dinin aydınları Manişeizm'e ilgi duymuşlar ve bu düşüncelere bağlanmışlardır. Mani'nin ölümünden sonra  Manişeizm büsbütün Hıristiyanlaştırılmıştır. Ortaçağın Katolikliğe karşı olan ve İsa'nın ilk Hıristiyanlığına dönmek isteyen bütün Hıristiyan mezhepleri, örneğin Katar'lar, ve Albigeois'ler, Manişeistti.

Ünlü kilise düşünürü St. Augustine (353-430) bile bir ara bu dine girmiştir. İsa'nın ilkel ortaklaşacılığına uygun bir kamulculuk anlayışı da bu dini geniş halk yığınları arasında istenilir kılmıştır. Bir açıdan Manişeizm de bir çeşit ütopyacılıktır, ama çağının mistik ortamına uygun düşen zorunlu bir ütopyacılıktır.

 

 

 

 

 

 

Işık-Tanrı Mithra, İsa ve Son Yemek

IŞIK-TANRI  MİTHRA ,  İSA  VE  SON  YEMEK

Mithra ;  Anadolu, İran,  Hindistan ve Mezopotamya'yı  kapsayan çok geniş bir bölge politeizminin en büyük tanrılarından biridir.  Bir zaman sonra bu haritaya Roma da eklenmiş ve tanrının egemenlik bölgesi Avrupa'ya kadar uzanmıştır. Dolayısıyla Hıristiyanlığı etkileyen inançlardan söz ederken çok önemli yansımaları üzerinde durmamak mümkün değildir. Bu tanrının adına rastlanan en eski belge Anadolu'da  Boğazköy kazılarında bulunmuştur.  İ.Ö. 14.yüzyılda  Hitit'lerle  Mitanni'ler  arasında          bir barış antlaşması olan bu belgede Mittani'lerin koruyucu tanrıları olarak Miithra'nın adı  İndra ve Varuna ile birlikte geçer.  Mittani Krallığı, İ.Ö.2.binyıllarında Hurriler tarafından  Mezopotamya'da  kurulmuş bir devlettir. Hurriler, İ.Ö.3.binyıllarında Doğu Anadolu'da devlet kurmuş bir halktır.            Ne var ki kimi tarihçiler onları İran'dan Hindistan'a geçen  Arya'ların ardçıları saymaktadır.  Bu varsayım doğru ise tanrının İran kökenli olması gerekir. Ama kimi kaynaklar da adı geçen üç büyük tanrının  Hurri'lere Ari ırktan bir kral hanedanlığıyla birlikte Hindistan'dan geldiğini ileri sürmektedirler.                                                                                                                                                                 Pontos, Bergama, Bosporos gibi birçok ilkçağ Anadolu kralları da Miithra'nın esinlendirdiği  yani       tanrının ilham verdiği  anlamında "Mithridates"  ortak adını kullanırlar. Bu kralların tanrılık niteliklerine de inanılmıştır.                                                                                                                                        Örneğin Pontos Kralı Mithridates (İ.Ö.4.yüzyıl)  bu niteliğinden ötürü zehirlere karşı bağışıklığı olduğuna inanılır, bu yüzden çağdaş hekimlikte zehir bağışıklığı onun adından türetilen "Mithridatizm" adıyla anılır, onun icat ettiğine inanılan tiryak adlı ilaca da "Mitridat" denir.

Kronolojik sıralamada bu tanrının adına ikinci olarak Hintlilerin "Vedizm" dininde rastlanmaktadır.            Mitoloji  literatüründe İran ve Hint Mitra'larını birbirinden ayırmak için İran tanrısı Mithra  ve Hint tanrısı Mitra biçimlerinde  yazılmaktadır.  Kelime anlamı  Sanskritçe  "dost" demektir.                                                                  Ne var ki bu tanrı Hindistan'da pek o kadar önemli sayılmamıştır ya da eski önemi bilinmemektedir.      Eskiden çok önemli bir tanrı olduğu sanılmakla beraber bu önemini belirtecek hiç bir belge bulunamamıştır.  Vedist inançlarda Varuna'nın kardeşidir ve güneşi simgeler.  Buna karşı İran'da Mitra Dini,  ya da Mithraizm adı verilen çok önemli  gizemsel bir din meydana getirmiştir.                                                    

Roma'ya da yayılıp ROMA İMPARATORU COMMODUS'un bile girdiği bu din öylesine etkili olmuştur ki         Fransız düşünürü Ernest Renan onun için,  "- eğer Hıristiyanlığın gelişmesi her hangi bir nedenle dursaydı bütün dünya Mithra Dini'ni benimseyecekti.-" der.

Hıristiyanlık  bu dinle beş yüzyıl süren bir ölüm-kalım savaşı yapmış ve onu ezebilmek için ona bir çok ödünler vermek zorunda kalmıştır.  Örneğin  v a f t i z  ,  Mithra'nın yeryüzündeki son yemeği,  Mithra'nın vücudu olan ekmek ve kanı olan şarap'la kutsama gibi bir çok Hıristiyan inançları  Mithra Dini'nden alınmıştır.

Fransız düşünürü  Felicien Challaye da "kendi inancına pek fazla benzediği için Hıristiyan kilisesi bu dinle özellikle savaşmış ve ancak  5.yy.da onu ezme işini  gerçekleştirebilmiştir" der.

Hellen- Latin  Eskiçağ Bilgisi adlı çok değerli eserinde Hense Leonard şöyle demektedir: "- Roma Devleti içinde en çok yayılan din, dünya dini olarak başta kalmak için yüzyıllar boyunca Hıristiyanlıkla çarpışan  Mithras dinidir-" .  Bu dinin gizliliği ve gizemselliği yanında bir başka ilginç özelliği de eski   Anadolu inançlarının ünlü boğasını  Mithra'nın yanına koymasıdır.  ( Boğa kültü )

İran inançlarına göre bir kayadan çıkan ışık-tanrı Mithra , kozmik boğa'yı kurban ederek ( savaşıp öldürerek )  dünyayı yaratmıştır. Ama Mithra, bu dinde yaratıcı bir tanrı olmaktan çok, büyük güneş-tanrı ile insanlar arasında aracılık eden  ve insanların ruhlarını kurtarmaya çalışan bir peygamber durumundadır.                                                                                                                                                            Boğayı da güneş-tanrı'nın buyruğuyla öldürmüştür. Gözlerin bakmaya dayanamayacağı parlaklıkta bir ateş kılığına bürünüp karanlıkları yakacak, insanları aydınlığa ve ölümsüzlüğe kavuşturacaktır.

Bu temalarda "Z e r d ü ş t l ü k" etkileri de açıkça görülmektedir.  Mithra, ışık-tanrı olarak kötülüklerle sonuna kadar savaştıktan ve kötülükleri yok edip karanlıkları aydınlattıktan sonra güneş-tanrı ile birleşip göğe çıkmaktadır.  O zamana kadar bir peygamber durumunda olan  Mithra,  böylelikle tanrılaşıyor.  ( İsa'nın durumunu düşünelim)                                                                                              Kötülük büyük çapta yenilmiş, evrenin tüm karanlığı aydınlanmıştır ama bu gene de tam bir aydınlanma değildir. ( Günlerin yarısı aydınlık, yarısı karanlıktır. Vaktiyle tüm gece olan evren yarı yarıya gündüzleşmiştir).  Kötülükler sinsi sinsi  devam etmektedir. Karanlığın kötülükle nitelenmesi hırsızlık, öldürme, zina vb. gibi bir çok kötülüklerin geceleyin işlenmesiyle ilgili olsa gerektir.

Mithra, artık bir tanrı olarak gökteki yerinden, insanların kötülüklerle savaşında onlara yardım etmektedir.  Her insan tanrının yardımıyla zafere ulaşabilir. Ulaşamayanlar,  bu yardımdan yararlanmayanlardır. Bundan ötürü her insanın ölümünde onu bir yargılama beklemektedir.                Bu yargılanmadan başarıyla çıkanlar kurtuluşa ve ölümsüzlüğe kavuşmakta, bahtlılar ülkesinde sonsuzca yaşamak için göğe yükselmektedirler.                                                                                                 Mithraizm, yedi derecelidir. Dine girmek için bir erginleme 'den geçilir. Bu erginleme töreninde istekli, ölmeden evvel ölür ve dirilir. Bu, onun dünya üstünde de mutluluğa kavuştuğunu  dile getirir.      Öldükten sonra gene yargılanacak ve başarıya ulaştığı halde gene dirilip büsbütün ölümsüzleşecektir,   ama dine girmekle dine girmeyenlerden farklı olarak, bir üstünlük ve mutluluk elde etmektedir. Tapım mağaralarda ya da yer altındaki gizli odalarda yapılmaktadır. Bu gizli tapıma kadınlar katılamazlar. Yedi derecenin her birindeki sınavı başarıyla vererek yavaş yavaş son dereceye yükselinir.  Bu tapımda b o ğ a  kurban edilir, böylelikle tanrı Mithra'nın  kozmik boğayı  öldürüp dünyayı yaratışı canlandırılır. 

Suyla ve balla vaftiz yapılır, kızgın demirle damgalanılır, ekmek ve şaraplı tapım yemeği  yenir,                   İsa'nın Cena'sının  aynı olan  "Mithra'nın yeryüzündeki son yemeği " anılır. Bu gizli tapımın ritüellerinde daha pek çok şeyler bulunduğu  kesindir, ne var ki bunlar bilinmiyor.  Kimi törenlerde maskeler taktıkları,  oruç tuttukları, uzun taş sıralarda oturarak  tapım yemeği yedikleri bilinmektedir.   Gizli yedi derecenin sırasıyla adları da şöyleymiş: Karga, Kartal başlı Aslan,  Asker,  Aslan,  Pars,     Güneşin  habercisi,  Ulu....Başkanlarının ya da baş din adamlarının adı da Ulular Ulusu imiş...

Tanrı Mithra  en büyük önemi İran'da kazandığı halde İran bulguları kronolojik sırada sonuncudur, İran kaynaklarında adına ancak İ.Ö. 4.yy.da  rastlanmıştır.

Roma döneminde tabii ki Hıristiyanlık dininin kabulü ve yayılması öyle birdenbire ve kolayca olmamıştır. Geçmişten gelen bazı inanç ve kültürlerin izleri kalarak ve o inançlara karşı yeni dini savunan  Apologistler yani inanç savunucuları  ve ilahiyatçılar akıl yoluyla inancı usa uygun anlaşılabilir bir hale getirerek, İsa'dan sonra 6. hatta 7.yy.lara kadar  yayma gayretinde bulunmuşlardır. Nicea Konseyi, İstanbul Konseyi , en son 692'deki büyük Trullo Konseyi'inden sonradır ki aydın ve aristokrat sınıfın ve Kilise Babalarının benimsediği  ve tarih boyunca olduğu gibi devletin iktidar erkini de Tanrı'nın elçisi sıfatıyla kendilerine bağlayan  bir büyük din haline gelmiştir.

 

 

31 Ekim 2013 Perşembe

Güneş Tanrısı Apollon ve Sümbül Çiçeği

GÜNEŞ TANRISI  APOLLON  ve  SÜMBÜL ÇİÇEĞİ

Güneş; her gün sabahleyin doğar, yavaş yavaş yükselir, sonra batıda kaybolur. Bu şekilde o yalnız ayları ve mevsimleri düzenlemez, yaratıcı ışıklarıyla her şeyi diriltir, her şeyi yaşatır. İlkbaharda çiçekleri o uyandırır, ölen tabiatı o canlandırır. Fakat yaz mevsiminin uzun günlerinde ise güneş, ilkbaharda hayata kavuşturduğu çiçekleri açmadan soldurmaya, öldürmeye, çimenleri sarartmaya ve kavurmaya başlar. Güneşin yaratıcılığı ile yok ediciliğini anlatmak için şairler Apollon'a ait birçok aşk mitleri uydurmuşlar. Bunlardan biri de Hyakinthos miti'dir.

Kral Amyklos'un Hyakinthos adında güzel bir oğlu vardı, çok yakışıklı bir delikanlı olduğundan, güneş tanrısı Apollon, onun güzelliğinin hayranı olmuş, ona candan bağlanmıştı. Samimiyetleri ve dostlukları çok ileri gittiğinden, boş zamanlarını Eurotas'ın çiçekli kıyılarında çimenler üstünde disk atmakla geçirirlerdi... Bir gün yine her zamanki gibi, kırlara gitmişler, akan derenin şırıltılarını dinleyerek çeşit çeşit çiçeklerin süslediği çayırlıkta, bu çetin ve eğlenceli sporla meşgul oluyorlardı.                                            Fakat başı çelenkle süslü kelebek kanatlı, güzel ve sarışın Zephiros da Apollon gibi, güzel Hyakinthos'a gönül vermişti. Onun Apollon ile sıkı fıkı görüşmesini çekemiyor, adeta kıskançlıktan kuduruyordu.           Zephiros, gemicilerin en çok sevdikleri bir rüzgar olduğu halde görevini yapmıyor, hatta kederi arttığı, kızdığı zamanlar gemileri kayalara bile çarpıyordu. İşte Hyakinthos'a vurgun olan Zephiros fırsattan faydalanarak, Apollon'un fırlattığı diske yolunu şaşırttı, güzel delikanlının kafasına çarptırdı. Zavallı Hyakinthos hemen yere yuvarlandı, kafası patlamış, ağzından burnundan durmadan kan geliyordu.       Bu felaket karşısında Apollon kalbinden vuruldu, deli divane oldu. Hemen yere çömeldi, ilahi bir güzelliği olan delikanlının başını sol kolu üstüne koydu, kanını sildi ve oğlu Asklepios'a en etkili ilaçlarından koydurdu. Fakat yara ilaç kabul etmedi ve Hyakinthos can verdi.                                                   Kederden ne yapacağını bilmeyen, yaz mevsiminin kızgın tanrısı şöyle bağırdı:  

"- Ey sevgili çocuk, ölüyorsun, senin taze ve güzel gençliğini ben kendi elimle yıktım, yok ettim. Mademki ben seninle beraber mezara, yer altına gelemiyorum, mademki benim yerim göklerdir, istiyorum ki seni kendim gibi bir ölmez yapayım, istiyorum ki seni neşeli ve kudretli olduğum zamanlarda görebileyim, ışıklarımla seni okşayayım, koklayayım. Onun için seni çiçek yapacağım.     Sen yaşayacaksın!  Ben dünyaya yaklaştığım ve ilkbahar, soğuk kış günlerini bozguna uğrattığı zaman  sen topraktan baş kaldıracak, çiçekleneceksin!..."

Apollon , bu sözleri söyleyince, güzel delikanlının yere akan kanından  "sümbül" dediğimiz çiçek fışkırdı, çıktı.

İşte alın size görkemli bir opera librettosu. Bence "Ariadne Naksos'ta"dan sonra harikulade bir eser ortaya çıkabilirdi, ya da estetik harikası bir heykel.  İdealist ve güzele aşık Antik Yunan kültürü zaten bütün güzel sanatların ateşleyicisi değil midir?

 

Füsun Kankat

 

Kaynakça: - Klasik Yunan Mitolojisi  - Şefik Can -

                                        Ötüken Yayınları 

                                                                                                   

 

22 Ekim 2013 Salı

Bach'ı Yeniden Yaratan Adam

BACH'I  YENİDEN  YARATAN  ADAM  

Felix Mendelssohn,  karısı Cecile'in sabah ısmarladığı eti almak üzere Liiepzig'deki küçük mütevazi evinin yakınındaki kasaba uğrar...  Kasap ile uzun zamandır arkadaştır. Bu kasabı tercih etmesinin en büyük nedeni de, kendisine her zaman etin en iyi kısımlarını veriyor olmasıdır. Kafası sürekli notalarla dolu bir halde kasaba girer ve karısının istediği eti hazırlarken dalgın dalgın kasabın hareketlerini izler. Sonunda kasap işini bitirir ve eti bir kağıda sarıp, Mendelsossohn'un eline tutuşturur. Yağmurlu bir gün olduğu için eti koltuğunun altına sıkıştıran genç müzisyen, şemsiyesini de açıp yine dalgın dalgın evin yolunu tutar. Cecile, kapıyı açar açmaz Mendelssohn'un elinde göremediği eti sorar: " Felix, yoksa yine mi unuttun ısmarladığım eti almayı?" Felix anlamaz gözlerle karısına bakarken şemsiyeyi de kapatmaya çalışmaktadır. Tam o sırada koltuğunun altına sıkıştırdığı et düşer. Cecile hışımla eti alıp tezgahın üzerine koyar ve paketi açmaya başlar.                                                            Mendelssohn'un bir anda gözü kasabın eti sardığı kağıda takılır. Kağıt, üzerine bir sürü notaların olduğu bir kağıttır. Daha ilk görüşte bunun önemli bir kağıt olduğunu anlamıştır.      Karısına hemen durmasını söyler. Kadın şaşkın vaziyette dalgın kocasının birden nasıl olup da böyle heyecanlandığına bakar.

Felix hemen kasabın sardığı kağıdı titizlikle etten ayırır ve bir süre öylece kağıda bakar. O sırada notaları okumakta ve kafasında canlandırmaktadır. Birden çığlık atar: "Bu... Bu Bach'ın yazdığı bilinen, ama asla asla ortaya çıkarılmamış ünlü Aziz Matta Passin'u!"                                    "Yani?..." der Cecile; hiç bir şey anlamamıştır. "Düşünebiliyor musun, yıllardır kayıp olduğu sanılan ünlü Passion bu!  Benim hemen gitmem gerek!"

Koşarak kasaba ger döner. "Etleri sardığın bu kağıtları nereden buldun?" Kasap kayıtsızca,   "Yukarıda depoda bunlardan çok" der. Birlikte yukarı çıkarlar. Felix bayılacak gibidir. " Hemen yukarı çıkıyoruz. Ne kadar kağıdın varsa satın alıyorum" der. Birlikte yukarı çıkarlar.  Felix için bu hurda kağıt yığını, Washington kütüphanesi kadar zengin bir bilgi hazinesidir.

Kağıtların içine dalar ve Bach'a ait ne kadar nota varsa ortaya çıkarır. Müthiş bir heyecanla eve dönerek, Bach'ın eserlerini yeniden notaya geçirmeye başlar. İşte müzik tarihinde Bach'ın yeniden dönüşünü sağlayan ünlü Felix Mendelssohn budur. Jakob Ludwig Felix Mendelssohn Bartoldy 3 Şubat 1809'da Hamburg'da dünyaya geldi. 12 yaşına kadar 6 senfoni, koro parçaları ve piyano için eserler yazdı. En büyük felsefi desteğini de o sıralarda 72 yaşında olan Goethe'den alır. Aralarındaki yaş farkına rağmen Felix, Goethe'nin iyi bir arkadaşı olmuştur.     Goethe'nin ünlü Faust eseri Felix'in yaylı çalgılar sekizlisi için yazdığı oda müziğine esin kaynağıdır.

Kasapta bulduğu Bach'ın "Aziz Matta Passion"nu üzerine çalıştıktan sonra, onu Berlin Korosu derneği başkanı Zelter'e götürür ve çalınmasını ister. Zelter'in de rızasıyla 1829'da yani Bach'ın kendi yönetiminde seslendirilişinden tam yüz yıl sonra Matta Passion'u yeniden hayat bulur. Felix, bundan sonra Bach'ı hayata döndüren isim olarak müzik tarihine geçecektir. Her gittiği yerde, her konserinde Bach'a özel bir önem atfeder. Bir yandan da Almanların çok iyi tanımadığı Hendel'i tanıtmaya çalışmaktadır. Felix Mendelssohn, artık tam bir müzik araştırmacısı ve bestecisidir. Bach'tan kendi dönemine kadar tüm bestecilerin unutulmuş yapıtlarını sahnelemeyi bir görev edinmiştir.

Liepzig'e dönen Mendelssohn, 1842-43 yılları arasında ünlü Liepzig Konservatuarı'nı kurar ve tüm dünyaya tanıtır. Kardeşi ve ilk piyano hocası olan kız kardeşi Fanny'nin 1847 yılı mayıs ayında ölmesinin ardından büyük bir şok geçirir. Aynı yıl, büyük karamsarlık içinde Fa Minör yaylı çalgılar kuarteti besteler. Cecile'nin bütün uyarılarına rağmen çok çalışmaktan itibaren yorgun ve zayıf düşer. Bu sırada zaten tüberküloza da yakalanmıştır. 1847 yılının 4 kasımında da hayata gözlerini kapar.

Mendelssohn yalnızca bir müzik adamı değil, donanımlı bir sanatçıdır. İyi bir ressamdır, edebiyat konusunda çok yetkindir, besteciliğinin yanısıra çok usta bir piyanist, viyolonsel sanatçısı ve org ustasıdır. Piyano için yazdığı eserler neredyse unutulmuştur, ama hala düğün salonlarını süsleyen ünlü eseri hemen her gün dünyanın çeşitli yerlerinde çalınmaya devam ediyor. Ben şahsen "Sözsüz Şarkılar" başlıklı piyano parçalarının hastasıyım. Gondolcu'nun Şarkısı, Bahar Şarkısı ve Lullaby'dan bıkmak mümkün müdür? Bir de piyano üçlüleri... Piyano, keman ve viyolonsel üzerine bestelediği oda müziği eserleri ruhlara şifadır. Sanat nedir? diye sorulduğunda pek çok tanımlama yapılabilir. Bence sanat, onu yaratan insan öldükten sonra asırlar boyunca kalandır. Hala Mendelssohn'u ve Bach'ı konuşuyorsak, dinliyorsak ve tanıyorsak, işte buna sanat denir.

 

Füsun Kankat

Kaynakça: "Bütün Dünya" Başkent Ünv. k.y.

Mümtaz İdil'in "Tarihten Damlalar"başlıklı makalesi