7 Ocak 2015 Çarşamba

Arkeolog Robertson Smith'in "The Religion of the Semites" adlı eserinde kurban töreninin anlamı ve kaynağı

SAMİ'LERİN  DİNİ  ÜZERİNE

Çok değerli Tevrat yorumcusu ve Arkeolog Robertson Smith, "Samilerin Dini" adlı eserinde, totem yemeği denilen ilginç bir ritüelin daha başlangıçtan itibaren totem sisteminin tamamlayıcı bir parçasını oluşturduğu  düşüncesini  ileri sürmüştü.  Elinde varsayımını destekleyecek MS. 5. yüzyıldan kalma böyle bir eylemi anlatan tek bir belge bulunuyordu.  Kurban olarak , yenilen içilen şeyler sunuluyordu; insanoğlu, kendi beslendiği şeyleri kurban ediyordu tanrısına  et, hububat,meyveler, şarap, yağ. Sadece kurbanın eti konusunda bazı kısıtlamalar ve istisnalar bulunuyordu. Kurban olarak sunulan hayvanlar, aynı zamanda hem tanrı, hem de buna tapınanlar tarafından yeniyordu. Yalnız bitkisel kurbanlar sadece tanrıya özgüydü. En eski kurbanların hayvan kurbanlar olduğu ve bir zamanlar yalnız bu kurban şeklinin bulunduğu kesindir.  Bitki çeşidinden kurbanların kaynağı, ilk çıkan turfanda meyvelerin sunulması olup,  toprağın ve ülkenin efendisine ödenen bir vergiyi temsil ediyordu. Fakat hayvan kurbanlar tarımdan daha eskidir.  Ateşin kullanılması, insanların yiyeceklerinin belli bir tarzda hazırlanmasını mümkün kıldı. Bu da bu yiyeceklere tanrısal varlığın özüne daha yakışır bir şekil, tat ve görünüş veriyordu. Başlangıçta, içki olarak, kurban edilen hayvanların kanı sunulurken, sonraları bunun yerini şarap aldı. Şarap eski insanlarca üzümün kanı sayılıyordu.

Demek oluyor ki, tarımdan ve ateşin kullanılmasından önce en eski kurban şekli, etini ve kanını tanrıyla  tapanlarının ortaklaşa yedikleri hayvan kurbanıydı. Kurban törenine katılanlardan her birinin   önceden belirlenmiş ve düzenlenmiş bir şekilde, yemekten kendi payına düşen parçayı alması gerekiyordu. Kurban, resmi bir seremoni, bütün klanca kutlanan bir bayramdı.  Genellikle din, herkese ait bir görev ve toplumsal bir yükümlülüktü. Kurbanlarla bayramlar, bütün kavimlerde bir arada bulunmaktaydı ve kurbansız bayram yoktu. Kurban bayramı, herkesin sevinçle bencil çıkarlarının üstüne yükselmesi, topluluk üyelerinden her birini tanrısal varlığa bağlayan  bağların açıkça ortaya çıkıp görülmesi için bir vesileydi.  Kurban yemeği, doğrudan doğruya  tanrı ile tapınanların sofradaşlığını  ifade etmekte ve bu sofradaşlık bu iki taraf arasında var sayılan diğer bütün ilişkileri de kapsamaktaydı.  Fakat birlikte yiyip içme eylemine atfedilen bu bağlayıcı güç, nereden geliyor? En ilkel toplumlarda, şartsız ve istisnasız bağlayan tek bir bağ vardır:  klan  birliği ( Kinship )                                                         Bu birliğin üyeleri birbirleriyle dayanışma halindedirler.  Bir Kin, tek tek kişilerden oluşan öyle bir gruptur ki, bunun hayatı fiziksel bir birlik oluşturur ve tek tek kişilerden her biri ortak bir hayatın bir parçası olarak düşünülebilir. Bir Kin üyesi öldürüldüğü zaman :  "filancanın kanı aktı" denmez, fakat "kanımız aktı" denir. Kabile akrabalığını dile getiren İbrani sözü şöyle der: "sen benim kemiklerimin kemiği, etlerimin etisin." Şu halde Kinship'in anlamı şudur:  ortak bir cevherin parçası olmak.              Bunun için Kinship yalnızca insanı doğuran ve onu emziren ananın cevherinden (tözünden ) bir parça olmak olgusuna dayanmaz; fakat, daha sonra yenen ve insanın bedenini korumaya ve yenilemeye yarayan besinler de Kinship'i sağlamaya ve güçlendirmeye yarayan şeylerdir. İnsan, bir yemeği tanrısıyla paylaştığında, onunla aynı tözden  olduğu inancını dile getirmiş olur; ve hiç bir zaman da, bir yabancı olarak gördüğü kimseyle bir yemeği paylaşmaz.

Şu halde başlangıçta kurban yemeği, yalnızca  aynı klan üyelerinin birlikte yemek yiyebileceklerini söyleyen yasa gereğince, klan ya da kabile üyelerini hep bir araya toplayan törensel bir yemekti.

Bizim modern toplumlarımızda da yemek, aile üyelerini bir araya toplar; ama bunun kurban yemeği ile bir ilgisi yoktur.  Kinship, aile hayatından daha eski bir kurumdur. Bizim bildiğimiz en eski aileler, daima farklı akrabalık gruplarından gelme kişilerden oluşur.  Erkekler  başka klanlara mensup kadınlarla evlenirler; çocuklar, ananın klanına katılırlar; erkeklerle ailenin diğer üyeleri arasında hiçbir kabile bağı bulunmaz.  Böyle bir ailede birlikte yenen yemek diye bir şey yoktur. İlkel insanlar, bugün bile ayrı ayrı yemek yerler;  totemizmin, yiyeceklerle ilgili dinsel yasakları, onları çoğu kere çocuklarıyla birlikte yemek yeme imkanından yoksun bırakır.

Şimdi tekrar kurban hayvanına dönelim.  Hayvan kurban edilmeyen bir kabile toplantısı olamaz; ve de anlamlı bir olaydır bu, böyle törensel  vesileler dışında bir hayvan öldürülemez. İlkel  insanlar meyvelerle, av hayvanlarıyla, evcil hayvanların sütüyle besleniyorlardı; ama, bazı dinsel  endişeler, hiç birinin kendi özel tüketimi için, evcil bir hayvanı öldürmesine izin vermiyordu.  Hiç şüphe yok ki, diyor   Robertson Smith, başlangıçta her kurban, klanın kollektif kurbanı idi, ve kurbanın öldürülmesi "tek kişi için yasak bir eylemdi" ve ancak bütün kabile bunun sorumluluğunu üstlenmesi şartıyla mübah olabiliyordu. İlkel insanlarda, bu karakteristik özelliğin uygun düştüğü tek bir eylem kategorisi vardır:  kabilenin ortak kanının kutsallığına zarar verecek eylemler.

Hiçbir kişinin yok edemeyeceği, ancak bütün klan üyelerinin rızası ve katılmasıyla kurban edilebilecek bir hayat, bizzat klan üyelerinin hayatıyla aynı değerde demektir. Kurban yemeğinde bulunanlardan her birine, kurban hayvanının etinden tatmasını  emreden kural, bir suç işleyen kabile üyesinin , bütün kabile üyeleri tarafından  öldürülmesi gerektiğini  söyleyen kuralla aynı anlamdadır.  Başka bir deyişle, kurban edilen hayvan, tıpkı bir kabile üyesi gibi muamele görüyordu; kurban sunan topluluk, onun tanrısı ve kurban hayvanı aynı kandandırlar, tek ve aynı bir klanın üyesiydiler.

Hayvanların evcilleştirilmesi ve yetiştiriciliğin başlaması görünüşe göre her yerde, ilkel zamanların katıksız ve sıkı totemizminin  sonu olmuştur. Fakat bu pastoral dinlerde rastlanan, evcil hayvanlara kutsal  bir karakter atfedildiğini gösteren izler, bu hayvanlarda eski totemleri  teşhis edebilmemize yetmektedir.  Oldukça ileri klasik çağda bile bazı yerlerde, adet , kurban sunucunun, kurbanı sunar sunmaz  sanki bir cezadan kurtulmak istiyormuş gibi hemen kaçıp gitmesini gerektiriyordu.

Eski Yunanistan'da, bir zamanlar bir öküzü öldürmenin gerçek bir cinayet olduğu fikri pek yaygındı.

Atinalıların Bouphonia  bayramında, kurban töreninden sonra , bütün törene katılanların sorguya çekildiği gerçek bir mahkeme kurulurdu. Sonunda suçun  bıçakta olduğuna karar verilir ve bıçak denize atılırdı.

 

Adem'in Cennetten Kovulması ve Ortadoğu Mitleri

ADEM'İN  CENNETTEN  KOVULMASI  VE  ORTADOĞU  MİTLERİ

Ortadoğu mitleri diye söze başladığımızda, en önemli başlangıç kaynağımız elbette Sumer yazılı belgeleri olacaktır. Bu belgelere dayanarak Sumer inanış ve mitlerinin tek tanrılı dinleri temelden etkilediklerini anlıyoruz. Yaradılış gibi, Adem ve Havva'nın cennetten kovulması ve Nuh Tufanı gibi esas konularda Sumer kültürünün büyük ölçüde temel oluşturduğunu ve dinler üzerinde düşünürken daima daha kadim inançların bir sonraki inanç sistemleri içinde yer aldığını görüyoruz.

Sumer'de, Dilmun adında,saf temiz, parlak Tanrıların yaşadığı bir ülke var. Hastalık ve ölüm bilinmeyen yaşam ülkesi. Fakat orada su yok.  Su Tanrısı, Güneş Tanrısına yerden su çıkararak orasını tatlı su ile doldurmasını söylüyor. Güneş Tanrısı söyleneni yapıyor.  Böylece Dilmun meyve bahçeleri, tarlaları ve çayırları ile Tanrıların bahçesi haline geliyor. Bu cennet bahçesinde Yer Tanrıçası 8 bitki yetiştiriyor. Bu ağaçlar meyvelenince Bilgelik Tanrısı Enki her birinden tadıyor. Buna Yer Tanrıçası çok kızıyor, Tanrıyı ölümle lanetleyerek ortadan yok oluyor. Bilgelik Tanrısı çok hastalanıyor.                 Diğer Tanrılar büyük güçlüklerle Yer Tanrıçasını bularak Bilgelik Tanrısını iyi etmesi için yalvarıyorlar.   Tanrıça, Tanrının 8 bitkiye karşı hasta olan 8 organı için birer Tanrı yaratıyor. İlginç olan, yaratılan Tanrılardan beşi Tanrıça; bu doktorlukta ilk uzmanlaşmayı  da göstermesi bakımından önemlidir.   Hasta olan organlardan biri kaburga. Onu iyi eden Tanrıçanın adı, "kaburganın hanımı" anlamına gelen Ninti'dir.  Bu kelimede Nin hanım, ti kaburgadır.  Ti'nin bir anlamı da hayattır. Yani "hayatın hanımı" olur.

Bu hikaye Tevrat'ta da var: -"Ve henüz yerde bir kır fidanı yoktu ve bir kır otu henüz bitmemişti; çünkü Rab Allah yerin üzerine yağmur yağdırmamıştı ve toprağı işlemek için adamı yoktu ve yerden buğu yükseldi ve bütün toprağı suladı. Ve Rab Allah yerin toprağından Adam yaptı ve onun burnuna hayat nefesini üfledi ve adam yaşayan can oldu.  Ve Rab Allah şarka doğru Aden'de bir bahçe dikti ve Adam'ı oraya koydu ve Rab Allah, görünüşü güzel ve yenilmesi iyi olan her ağacı ve bahçenin ortasına da hayat ağacını, iyiliği ve kötülüğü bilme ağacını yerden bitirdi ve bahçeyi sulamak için Aden'den bir ırmak çıktı ve oradan bölünerek dört kol oldu.( Bunlardan ikisi Dicle ve Fırat ) Ve Rab Allah baksın ve onu korusun diye Adam'ı oraya koydu ve Rab Allah Adam'a , "bahçenin her ağacından ye, fakat iyilik, kötülük bilme ağacından yemeyeceksin, yersen ölürsün" dedi.                                                                        Ve Rab Adam'ı yalnız bırakmamak için bütün hayvanları topraktan yaptı ve onlara ad koymak için Adam'ı getirdi. Fakat Adam yalnız idi. Rab, Adam'a derin bir uyku verdi, onun kaburga kemiklerinden birini aldı, ondan bir kadın yaptı ve onu Adam'a getirdi ve Adam dedi: Şimdi bu benim kemiklerimden kemik ve etimden ettir, buna  n i s a  denilecek.

Bundan sonra yılanın kadını kandırarak yasak meyveyi yedirdiği  ve bahçede olan Allah ile konuşmaları geliyor. Allah yılanı lanetliyor. Allah, Adem ve karısına giymeleri için kaftan yapıyor.  Kadını ağrılı çok çocuk yapması ve Adem'i de toprakla uğraşması  ile cezalandırarak onları Aden bahçesinden kovuyor. Buraya kadar nedense karısının adı verilmemiş. Ancak sonra dördüncü babın başında karısının adının Havva olduğu ve Habil,  Kain'i doğurduğu yazılı.                                                          Görüldüğü gibi Tevrat'ta (bap 1:27) yaratılışın altıncı ve son gününde Allah insanı erkek ve dişi yaratmış olduğu halde, Adam'ı tekrar yerin toprağından , eşini de onun kaburgasından yaratıyor.     Buna göre bap 2: 4-23'te anlatılanlar, Sumer hikayesinden alınmadır. 

 

 

6 Temmuz 2014 Pazar

Hegel 'de Toplum

HEGEL'de  TOPLUM

Durkheim'ın en çok etkilendiği düşünür olarak Hegel 1770 doğumludur ve dolayısıyla dahi besteci Ludwig van Beethoven'ın çağdaşıdır.  Beethoven'la birlikte o dönemin ünlü entellektüelleri , örneğin Goethe, Schiller, Shopenhauer ve yazar olan anne Schopenhauer gibi  Alman entelejansiyası ile aynı sofrayı paylaşıyorlar ve Aydınlanma döneminin en parlak düşünsel zeminini oluşturuyorlardı.

Hegel  1831'de öldüğünde Berlin Üniversitesi'nde profösördü.  Durkheim'ın görüşlerini anımsatan toplum felsefesinden bahsetmek gerekirse, toplum felsefesi derken esasen onun ünlü "Ruh Felsefesi" olarak ele aldığı 1807'de yayımlanan "Ruhun Fenomenolojisi" adlı eserinde :

1. Subjektif ruh veya birey                                                                                                                                                 İnsan özü bakımından, ruh, yani bilinç ve özgürlüktür. Fakat tabiatın elinden çıktığı vakit, o henüz ve ancak prensip bakımından böyledir. Ruh da, tabiat gibi, gelişme kanununa tabidir. Bilinç ve özgürlük ne bireyin beşiğinde, ne türün başlangıcında vardır; bunlar, en yüksek anlamıyla tarih denilen evrimin meyvasıdır.                                                                                                                                                                     Birey, tabiat halinde, kör içgüdünün, kaba tutkuların ve hayvani hayatın ayırt edici özelliği olan egoizmin egemenliği altındadır. Fakat aklı geliştikçe, başkalarının kendi benzerleri olduğunu anlıyor; aklın, özgürlüğün, ruhluluğun yalnız kendi ayrıcalığı değil fakat herkesin ortak malı olduğuna kanaat getiriyor. Bu andan başlayarak bunların tekelini yalnız kendisi için istemekten vazgeçiyor. Hemcinsinin özgürlüğe sahip oluşu, kendi özgürlüğünün kanunu, freni, sınırı haline geliyor. Bireyden üstün olan bu kudret karşısında eğilmekle, subjektif ruh, yerini objektif ruha bırakıyor. Şimdi, objektif ruha gelelim:

2. Objektif ruh veya toplum                                                                                                                                           Tabiat halinde kör bir kuvvet, türün yayılması içgüdüsü, intikam içgüdüsü şeklinde görünen şey, var olmakta devam ediyor; ama şekil değiştiriyor: Bu artık evlenmedir, kanuni kovuşturmadır, kanunun düzen ve disiplin altına koyduğu ve asilleştirdiği içgüdüdür.

Objektif ruh ilk önce, herkes için tanınan ve güvence altına alınmış özgürlük olan hak şeklinde kendini gösteriyor. Özgür tanınan birey, bir şahıstır. Şahsiyet mülkiyetle gerçekleşiyor ve kendini belli ediyor. Her kanuni şahıs, özgür faaliyeti sonucunda , mal sahibi olmak ve şu halde mülkiyetinden vazgeçmek hakkına sahiptir.  Bu vazgeçme, mukavele şeklinde olur. Mukavele, tohum halinde Devlettir.

Hukuk, ancak bireyin,  genel  veya kanuni irade ile ( Objektif ruh ) çatışma haline girdiği zaman olanca gücüyle kendini gösterir.                                                                                                                                                          Bireyin iradesiyle kanuni irade arasındaki çatışma, suçu (injuria, yani haksız fiil, hukukun inkarı) doğurur. Fakat birey tarafından inkar edilmiş olmakla, hukuk, hukuk olmaktan, herkesin iradesi olmaktan çıkmaz.  O, bir an için sıkıştırılmış bir zemberek iken,  c e z a  şeklinde yeniden genişler.   Adaletsizlik, suç, cürüm böylece adaletin kudretini meydana çıkarmaya ve aklın ve hukukun, bireyin arzusundan üstün olduğunu göstermeye yarar. Kanunun uyguladığı cezalandırma, bir ceza, bir düzeltme değil, haklı bir karşılıktır. Bu bir araç değil, bir amaçtır.Bu hak olduğunu gösteren hak, adalet olduğunu gösteren adalettir ve ceza çeken, onun şan ve şöhretinin istemeyerek bir aleti olur. Ölüm cezası doğrudur ve muhafaza edilmesi gerekir. Kabahatliyi ıslah etmek için onu öldürmek sanki güzel çareymiş gibi. Zamanımızda çok sık rastlanan bu itiraz, Hegel'e göre,  kanuni öç alma hakkında yanlış bir fikre dayanmaktadır; bunun amacı bireyin ıslahı değil, tecavüze uğrayan prensibin resmi ve aleni şekilde onaylanmasıdır. İtirazın doğru olan yanı, hukuki görüşün tek taraflı, tekelci olmasıdır.                   Gerçekten hukuk, ancak kanuna ve onun yerine getirilmesine bakar; kanuni fiilin iç nedeniyle ilgilenmez. Oysa birey, her noktada kanunun emirlerine uymuş olabilir; genel irade kendi iradesi ve fiillerinin hakiki nedeni olmadığı halde, dış hayatında tamamıyla namuslu kalabilir.Şu halde hukuk ve kanun alanında, görünür bir uygunluk altında,sübjektif ruhla objektif ruh arasında  gizli, ama çok gerçek bir antagonizma vardır.

Bu antagonizmanın kaybolması, hukuk, adalet denilen bu kişisel olmayan iradenin, bireyin kişisel iradesi, onun ahlaki fiillerinin iç kanunu haline gelmesi, kanunluluğun  a h l a k l ı l ı k  olması, veya Hegel'in diliyle söylemek gerekirse, objektif ruhun yeniden süje olması gerekir.

Ahlaklılık kalbin kanunluluğu,  bireyin iradesiyle aynı olan kanundur.  Ahlaki alanda kanun;  a h l a k i  kanun, v i c d a n ,  i y i l i k  f i k r i  haline gelir. Ahlak yalnız fiil olarak fiili değil, fakat onu yaptıran niyeti de araştırır. Kanuni düzen, vicdana kadar gitmeden hayatın maddi çıkarlarını düzen altına alıyorsa, eğer iradeye,  maddi çıkardan daha yüksek bir gaye göstermeden, belli bir örneğe göre şekil veriyorsa, buna karşılık ahlak daha yükseğe varmak ister: o, yararlı'yı iyi'ye tabi kılar.                              

Ahlaklılık, bireysel iradeleri fikrin ortak hizmetinde birleştirmek amacını güden birtakım kurumlarda gerçekleşir.                                                                                                                                                                         Temel ahlaki kurum, bütün diğerlerinin temeli, e v l e n m e ' dir,  aile'dir. Sivil toplum ve devlet  onun üzerine kurulur. Devlet, aile olmaksızın var olamayacağından , bundan evlenmenin kutsal bir ödev olduğu ve ilk ve esas  temel olarak, ödev bilincine ve akla dayanması gerektiği sonucu çıkar. O, ancak toplum ve devlet için yapıldığı zaman ahlaki bir fiildir. Başka herhangi bir şekilde hemen hemen nikahsız birleşmenin aynıdır. Boşanma sorunu da gene bu bakımdan çözülmelidir. Eğer evlenme birleşmesi, yalnızca duygu sorunu olsaydı, ancak o zaman boşanma haklı olabilirdi. Akli ahlak, prensip bakımından bunu mahkum ediyor ve uygulamada , ancak kanunun belirlediği müstesna hallerde buna izin veriyor.  Evlenmenin kutsallığı ve şerefi, fuhuş ve bireysel egoizm, çöküşün şaşmaz bir nednidir.                

Aileden doğan sivil toplum, henüz devlet değildir.  Onun amacı bireysel çıkarları korumaktır.Sivil toplumla devletin birbirine karıştığı küçük ülkelerde hakim olan ve birlikçi büyük devletlerin meydana gelmesiyle ortadan kalkan partikülarizm buradan geliyor. Devlet yalnızca bireylerin iyiliğini değil , fakat uğrunda özel çıkarları feda etmekten çekinmediği  İde'nin gerçekleşmesine çalışmasıyla , sivil toplumdan ayrılır. Komünde ön planda gelen egoizm ve partikülarizm, kendilerini dengeleyen gücü ve cezalarını bulurlar.  Devlet, İde'nin (fikrin), evrenselin, Objektif ruh'un egemenliğidir; ailenin ve sivil toplumun, ancak gerçekleşmesine vasıta oldukları  gayedir.

C u m h u r i y e t,  Hegel'e göre, hükümet şekillerinin en mükemmeli değildir. O, son tahlilde, sivil toplumla devletin birbirine karıştırılmasına dayandığından, bireyin önemini ve rolünü haksız yere büyütür. İde'yi , bireye, aileye ve sınıfa feda etmiş oldukları içindir ki , Eskiçağın cumhuriyetleri sonunda diktatörlüğe dönmüşlerdir. Yunanlılarda  istibdat, Roma'da mutlakiyet, ister demokratik ,    ister aristokratik olsun, cumhuriyet şekline ait temel kusurun, bizzat egemen akıl tarafından verilen mahkumiyet kararıdır.

Normal siyasi şekil  monarşi'dir; bir şahıstan ibaret bir şefin özgür ve egemen etkisi altındadır ki , ulusal fikir tam ifadesini bulur. Eğer devletin kudretini, siyasi geleneklerini, gerçekleştirmeye namzet olduğu fikri (İde'yi) elinde tutan bir hükümdarda  şahıslaşmazsa, devlet, bir soyutlamadan başka bir şey değildir.  Hükümdar insan haline gelmiş devlettir, bilinçli akıl haline gelen gayrışahsi akıldır, şahsi irade haline gelen genel iradedir. Filozofumuza göre, 14.Louis'nin sözünün doğru tarafı budur: Devlet benim.

Hegel, siyasi libelarizmi reddediyorsa da , buna karşılık milli liberalizme ve milletler prensibine taraftardır. Sivil toplumun faydacı görüş açısı bakımından , çok gerektiğinde, homojen olmayan unsurlar arasında birlik veya konfederasyon kurulabilir.  İsviçre, bunun bir örneğidir. Fakat devlet demek milliyet demektir ve milliyet demek , dil, din, adet, fikir birliği demektir. Bütün bu bakımlardan,  kendininkinden  başka bir milliyeti kendi içine alan ve onun isteğine rağmen, onu nefret edilen bir boyunduruk altında tutan devlet, tabiata karşı bir suikast işliyor demektir ki, bu halde, ama yalnız bu halde, muhalefet, hatta isyan, meşru bir şeydir. Siyasi birlik halinde yaşamak için, fikirlerde ortaklık bulunmalıdır. Bununla beraber, burada bir ayrım yapmak gerekir. İlhak ancak ilhak edilen kavim, yenenin temsil ettiği fikir (İde) kadar büyük, feyizli ve yaşamaya yetenekli bir fikri temsil ettiği zaman , baş kaldırmayı meşru kılan bir cinayettir. Öyle milletler vardır ki bunlar artık hiç bir fikri temsil etmediklerinden ve varlık nedenlerini kaybettiklerinden, ölmeye mahkumdurlar.                                              Fransa'da Breton milliyeti ve Pireneler'in iki tarafındaki Bask milliyeti  bu türdendir.

Aksi görünüşlere rağmen, sonunda  daima üstün gelen , daha güçlü olan milliyettir, daha çok yaşamaya yetenekli fikri  (İde'yi) temsil eden devlettir. 

Tarih geçmişin devletleriyle geleceğinkiler arasında aralıksız bir savaştan ibarettir.Bu mağlubiyetler ve bu galibiyetler süresince, devlet fikri yavaş yavaş gerçekleşir.  Tarihi devletler, bu fikrin büründüğü ve zaman onları yıpratır yıpratmaz , yeni şekillere bürünmek üzere fırlatıp attığı geçici elbiselerdir.                  Mutlak, özel bir varlıkla sınırlı kalmayıp daima bütünde bulunduğundan, ideal devletin şurada veya burada olduğu söylenemez. İdeal  Devlet her yerdedir,  çünkü o, tarihi devletlerde gerçekleşme yoluna girer; hiç bir yerde değildir, çünkü ideal olmak dolayısıyla, geleceğin çözümleyeceği bir problemdir.

Tarih, siyasi problemin gittikçe ilerleyen çözümüdür...  Her kavim, ideal devletin kurulmasına  kendi taşını getirip koyar; ama her kavmin, kendisini  İde'yle tezat haline koyan ve erken veya geç yıkılmasına neden olan ilk günahı da vardır. Her biri idealin bazı taraflarının temsil eder, hiçbiri onu bütünlüğünde gerçekleştirmez, şu halde hiçbiri ölmez değildir. 

Birbiri ardınca daha güçlü bir rakip tarafından yutulan mantıki kavramlar gibi ve aynı kanun dolayısıyla,  milletler sıra ile ortadan kalkarlar ve ellerinde bulundurmuş oldukları siyasi İde'yi, ocağı oldukları uygarlığı, daha gelişmiş ve daha büyümüş olarak birbirlerine devrederler.

Uygarlığın bir kavimden diğerine bu geçişi, tarihin d i y a l e k ti ğ i 'n i  oluşturur. Bu deyimin HEGEL'de hiçbir mecazi yanı yoktur. Başında sıfat bulunmayan mantık veya diyalektik, aklın bireysel düşüncedeki evrimidir;  tarihin diyalektiği, bu aynı aklın dünya sahnesindeki gelişmesidir.                         Farklı çevrelerde, ama aynı kanuna göre açılıp gelişen , aynı prensiptir. Saf mantıkta, daha kapsamlı ve somut fikirlerde devam etmek üzere, düşüncenin sahnesinde sıra ile görünen ve kaybolan soyut fikirlerdi. Tabiatın mantığında, fizik yaratışların ideal tipini artan bir mükemmellikle gerçekleştirerek, yükselen bir şekiller dizisinde birbirini izleyen  kitle haline gelmiş fikirler, maddi organizmalar söz konusuydu.  Tarihin mantığında, kavimlerde cisimleşen göze görünmeden insan mukadderatının  kumaşını dokuyan,  gene fikirlerdir. Fikirler, ister filozofun zeki bakışı altında cereyan etsinler, ister cisimler şeklinde birbirlerini izlesinler veya  tarihi milletlerde cisimleşsinler, daima aynıdırlar ve onların art arda geliş sıraları değişmez. ---"Akıl , hareket halinde bir mantık olan tarihin bizzat özüdür."---  Sığ görüşlü tarihçiye göre, doğan, gelişen ve mahvolan imparatorluklardır, savaşan kavimlerdir, birbirlerini yok eden ordulardır; ama bu milletlerin ve orduların arkasında , onların temsil ettikleri prensipler vardır; siperlerin ve bataryaların arkasında birbirleriyle savaşan fikirler yer alır...         

Ölüm cezası için söylenen , savaş için de söylenebilir;  bu  da şeklini değiştirecektir. Daha bugünden, askerlik sanatı ve uygarlık, onun barbarca hallerini değiştirmek üzere birleşiyorlar.  Ama insanileşmiş ve değişmiş olarak o, siyasi ilerlemenin araçlarından biri olarak kalmakta devam edecektir.  Onu hakiki şekliyle göz önünde bulundurmak ve onda , artık bir hükümdar arzusunun geçici tatmini değil,   fakat fikrin (İde'nin )  gelişmesinde önüne geçilemez bir kriz görmek, zamanımıza ait bir şereftir.

Hakiki,  meşru, zorunlu savaş, fikirler için savaştır,  19.yüzyılın yapmasını öğrendiği gibi aklın hizmetinde yapılan savaştır.  Bu, Eskiçağın ve Ortaçağın, fikirleri için savaşmamış oldukları  anlamına gelmez;  ama bu çağlar, savaşın ahlaki özünün bilincine henüz varamamışlardır.  Eskiden fikirler kör kuvvetler gibi birbirleriyle çarpışıyorlardı. Yeniçağ insanlığı, kanını uğrunda akıttığı davanın bilincine sahiptir.  Evvelce savaşan ihtiraslardı, bugün prensiplerdir.

Yenen devlet daha hakiki, ideal devlete daha yakın ,  bir kelime ile yenilen devletten daha iyidir. Onun galibiyeti bunun bir kanıtıdır; bu, yenilenlerin temsil ettikleri prensibin mahkum olmasıdır, Tanrı'nın kararıdır.  Bu şekilde anlaşılınca tarih, dünyevi olan hiç bir şeyin kendisinden kurtulamayacağı ezeli ve ebedi  hiddet günü gibi  sonlu, dar, eksik her şeyi, önüne geçilemez bir biçimde mahkum eden bir tanrısal cezalandırmalar dizisi şeklinde görünür.                                                                                                      Her devirde, evrensel ruhun, ötekilere oranla kendisinde daha tam olarak cisimleştiği ve evrensel uygarlığın başında yürüyen bir kavim vardır.  Böylece tarihin Tanrı'sı sıra ile Mısırlılar'ı, Asurlular'ı, Yunanlılar'ı,  Romalılar'ı, Fransızlar'ı  "seçti".  Mabedi tarih olan sonsuz  Ruh'un etrafında toplanmış olan milli ruhlar, sıra ile onun imtiyazlı organları olurlar; tıpkı büyük meleklerin  ezeli ve ebedi  Varlık'ın tahtını kuşatmaları gibi.

Her evrimin üç safhası olan var olmak, yayılmak, toplanmak, tarihin üç büyük devrinde de görülmektedir.

Doğu Monarşilerinde,  hükümdarda şahıslaşan devlet, ferdi yok edecek derecede  ona hakimdir.  Okyanus,  yüzeyinde oynaşan dalgaları düşünür mü?

Yunan devletlerinde, siyasi hayat ve bunun feyizli savaşları,  Asya hareketsizliğinin yerine ; cumhuriyet, mutlak monarşinin yerine geçiyor. Artık burada bireyler, devlet cevheri'nin , kendilerine muhtaç olmadığı basit tavırlar değil, ancak kendileri için var olan bir bütünün tamamlayıcı parçalarıdır;  dolayısıyla onlar önemlerinin ve devletin  kendi yardımlarına olan ihtiyacının duygusuna sahiptirler.  Bireysel unsurla Devlet arasındaki denge devam ettiği sürece,  klasik cumhuriyetler yerlerinde dururlar.                                                                                                                                                           Demagoji rejimi, bireysel tutkunun egoist görüşlerini milli menfaat yerine koyduğu anda , tehlikeye düşerler.  İstibdat reaksiyonu ile, asi birey zorla itaata  sürüklenmiş , üzerinde oturulabilen toprak fethedilmiş, en karşıt milliyetler aynı kalıba sokulmuş ve hareketsiz ve güçsüz bir kitle haline getirilmiştir.

Devletle birey arasındaki  denge,  Hristiyan ve Parlementer monarşide yeniden kuruluyor.  Bunun en tam örneğini, HEGEL, İngiliz anayasasında  bulmaktadır.

Eklemek gerekir ki ,  burada Hegel'i çeken şey, parlemantarizmden çok , İngiliz anayasasının temelinde olan muhafazakarlıktır.

 

 

1 Temmuz 2014 Salı

Kötülük Sorunu

KÖTÜLÜK  SORUNU

Kötülük sorunu başlığı altında irdelenen konu, genelde Tanrı ve insan olarak ele alınıyor ve büyük felaketlerin neden insanları kıyıma uğrattığı üzerinde geçmişten günümüze örnekler verilerek "Rahman ve Rahim" olan Kadir-i Mutlak olan Tanrı iyiyi temsil eder. O halde kötülük neden vardır?... gibi soruların cevaplarını St. Augustine'den başlayıp Kant'ın düşünclerinden alıntılar yaparak Voltaire'e kadar  gelip,  bütün bir düşünce tarihinden esinlenerek Tanrı varsa, bunca kötülük niye? ekseninde tartışıldığını okuyorum ve dinliyorum. Büyük depremler, tsunamilerden filan örnekler veriliyor bu argümanlarda.

Kötülük sorununun merkezine insanı koymak gerekir;  insanın insana yaptığı düşünsel ve edimsel  kötülüktür esas irdelenmesi gereken.  Savaşlarda insanın insana değil, insanların insanlara uyguladıkları düşünsel ve edimsel makro kötülükler düşünülecek olursa ; Hristiyan bakış açısıyla söyleyecek olursak "Baba Tanrı" çocuklarına birbirinizi vurun ve birbirinizin topraklarını gasp edin!... diye emir veriyor yani. Burada devletlerin özgür iradeleri ve siyasi kararları Allah'ın emri oluyor. Nitekim İlk Çağ'da Krallar Tanrısal yetki ile kutsanmış devlet başkanları idi ve bu çağlar boyunca değişik şekillerde ama özde aynı kalarak devam etti.

İnsan bir diğeri için neden kötülük düşünür? Kendi çıkarı için mi, Rekabet mi? Kıskançlık ve ego nedeniyle mi?  Kötü olan nadim olur mu? Nedamet-pişmanlık olabilir mi? Her kötü vicdan cezası çeker mi?  "Nadim olacak bir kişi zaten kötülük yapmaz"--diyebilir miyiz?  

Kötülük, bir kırılma noktasında veya zorlu bir dönemeçte kendimizi korumaya almak amacıyla yapmak zorunda olduğumuz bir eylem ise ve insan hayatında bir kere veya iki kere olduğunu farz edelim; fakat süreklilik gösteren, her defasında kişiye zafer kazanmışlık duygusu veren bir patolojik kötülük eğilimi var ise işte o zaman kötülüğe maruz kalan taraf kayıtsız kalıp "kötü" nün mahçup olacağını, nadim olacağını bekleyebilir mi?

"Göze göz, dişe diş, kana kan" devamlı mücadele etmek için düşünce gücü ve enerji mi harcamalıyız?

Kötüler enerjilerini devamlı negatif düşünce ve eylemlere harcarlar.  İyi ruhlar için bu o kadar zavallı bir durumdur ki akıl alacak gibi değildir ve sonunda kötülük yapan kişinin utandığına, vicdanen rahatsız olduğuna filan hükmedilir. Oysa her zaman ve hatta çoğunlukla bu doğru değildir. Görünüşte dingin ve iyi bir halde olan "Kötü", belki bir dinlenme molasında olup bir başka kötülük projesi için şarj durumundadır...

Kötü değişmez, tıpkı birtakım huyların yaş aldıkça tırmanışa geçmesi gibi. Kötünün farkında olmadan yaptığı bir iyilik varsa o da, iyi kişiye kazandırdığı tecrübelerdir. Psikoloji ve kötülük sorunu üzerine bir eğitim programı oluşturmaktan başka bir işe yaramazlar.

"Kış Uykusu" filminde vurgulanan "acaba kötülük karşısında hiç bir tepki vermezsek, kötü vazgeçer mi veya kendini kötü hisseder mi?" Bu bir iyilik, bozulmama, yozlaşmama, iyi ruhu koruma, asaletinden ödün vermeme hali midir? Yoksa pasif direniş midir? Ya da yetersizlik ve güçsüzlük müdür?......

İnsanın insana, devletin devlete (insanların insanlara) yaptığı bunca kötülük varken tutup Tanrı'nın kötülüklerinden veya neden kötülüklere karşı  insanları korumadığından söz etmek, Tanrı'nın varlığına inandığı gibi insanı reddeden bir nihilist tartışmadan öteye gidemez.

"Kış Uykusu" yer yer fonda duyulan Schubert'in piyano sonatı eşliğinde seyredeni filmin içine alıp oradaki hayatı yaşatan ve kasabanın durağanlığını insanın iliklerine kadar işleten sıradışı bir yapıt.

Yoksulluk-Zenginlik, Aşk-Alışkanlık, Durağanlık-Maceraperestlik, Gurur-Pişkinlik, Mutsuzluk-Pişmanlık,                İntellektüel uğraş-Can sıkıntısı gibi  kavramları ince ince rokoko gibi işleyen uzunca bir yaşam kesiti.    Çekimler ayrıca fedakarlık isteyen kamera çalışmalarını da içeriyor.

Sıcak yaz aylarında klimalı salonlarda özellikle kar temalı film seyretmeyi seven biri olarak ben şahsen  Nuri Bilge Ceylan'a teşekkür ediyorum. Zaten o "Altın Palmiye" ile en büyük teşekkürü aldı.                   Yaz sıcağında "Kış Uykusu", müthiş doğrusu!...

Füsun Kankat

 

 

29 Haziran 2014 Pazar

DurkheimIn Ahlak Felsefesi

 

DURKHEIM'IN  AHLAK  FELSEFESİ

 

Durkheim'a göre din; metafizik ve psikolojik değil, sosyal bir kurum veya eserdir. Bunun en kuvvetli kanıtı, dinin de toplum kadar eski olması, ikisinin gelişmelerinde paralellik  bulunmasıdır.                      Dini alanda "Ahlak"sükunet içinde; her toplumun bağlı olduğu dini öğretiler çerçevesinde ve referans kabul edilen kutsal kitap ve dini mürşitlerin vaazlarına göre gelişen ve beslenen bir toplumsal terbiye sistemidir. Bu disiplinin önerdikleri genel olarak nelerdir?  Adil düzen, doğruluk, adaletli olmak, kendisine yapılmasını istemediği bir şeyi başkasına yapmamak, insana ve diğer canlılara saygı duymak, iftira etmemek, mensubu olduğu din ve ahlak öğretisinin ilkeleriyle çelişkiye düşmemek vb. daha pek çok maddeler ekleyebileceğimiz bir "ahlak" kavramı bilmekteyiz. Sosyal bir varlık olan insanın toplumla birlikte yaşadığı koşullarda bütün bunlar geçerlidir. Dinsel ahlak, toplumu düzene sokan ve birleştirici gücü olan en etkili bir tanrısal disiplin. Eski çağlardan beri toplumu idare etme erkini de tanrısal yetkiyle taçlandıran krallar, daha sonra Aydınlanma Çağı'ndan itibaren uzun süren sekülarizm gelişmelerine rağmen hala ve hala dinin birleştirici gücünü günümüzde de kullanabiliyorlar.                                                                                                                                                                      İnsanın ve toplumun olduğu yerde din var; din olmaksızın Teist inanca sahip olmayan insanlarda "Ahlak" yok mudur?  İşte bunu anlamak için İlk Çağ'daki Demokritos'a, Leukippos'a ya da Mazdakçılara filan uzanmaya gerek yok aslında... Tüm ilkel diyalektik materyalizmden Karl Marx'a kadar sıkı bir çalışma yapmaya da gerek yok.  Sadece sosyalist bir grubun aralarında yaşamak "Ahlak"ın bir başka işleyişini görmek ve algılamak mümkün.

İtaat değil, bir felsefe olarak "ezilenden yana olmak", "eşit paylaşım", "buyurganlık değil kimsenin kimseye yük olmadan kendi işini görmesi", konuşurken özel değil genel kamusal sorunların konu edilmesi,  çevrecilik (doğaya ve diğer canlılara saygı) gibi insanı esas alan bir adalet (doğruluk) anlayışı hakimdir. Yani Tanrı'ya inanmadan da bir Ateist ahlakından söz etmek mümkün.

Hangisi daha derindir? Daha anlamlıdır veya toplumun hayrınadır? diye düşünecek olursak, bireysel sorumluluk ve vicdan mekanizmasında bir problem varsa bunların hepsi sonunda iflas eder.   Hangi "....izm"in  mensubu olursa olsun insan ruhuna çöreklenmiş olan hainlik ve merhametsizlik, toplum düzenindeki zayıf halkaları oluşturacaktır.

Durkheim'ın ahlak felsefesi de,  kendi toplum anlayışına bağlı ve onun ürünüdür. Zaten o da, Fransa'nın mustarip olduğu sosyal bunalıma bir çare bulmak istemiş, örneğin 1880'de bilimle vicdan, görgücülükle bağıntıcılık (relativisme ) arasındaki anlaşmazlıkları görmüş ve bunun sonunda yararcı bir ahlakın ve her türlü bireysel  fantazilerin hakim olacağını sezmiş olacaktır ki, kişiliksiz ve mutlak bir adaletin, hem akla, hem de ahlaka dayanan gerekçelerini  fark etmiştir. 

Durkheim'a göre, ahlakın nesnel ve öznel olmak üzere iki görünüşü vardır. Birincisi, iyilik sayılan edimlerden ibarettir ki, nasıl hareket edersek ahlaklı olabiliriz? sorusuna karşılık gelir. İkincisi ise,    'yükümlülük' duygusudur ki, vicdanımızın bizi iyilik yapmaya  mecbur eden ve iyilik yapmamızı gerektiren öznel öznel baskısını ifade eder. Ahlakın genel görünüşünde, iyilik sayılan edimlerin töreleri şeklinde belirdiği, öznel görüşte ise bizi iyilik yapmaya mecbur eden ve bu törelere göre hareket etmeye zorlayan bir kuvveti hissederiz ki , 'yükümlülük' budur. Yükümlülük Kant'ın kategorik kanunu gibi, bir koşula bağlanmadan bize emreder. Aynı zamanda bu emirler, bize iyi ve isteğimize uygun görünürler. Zira, kaynağı toplum olan " her kural ve görüş bireylere sanki kendi yaratmadıkları bir şeylermiş gibi, bir baskı yaparlar. Fakat bunlar, aynı zamanda bireylere içkindir. Zira bunlar, bireyler olmaksızın yaşayamazlar, bireylerle yaşarlar. Biz, ancak bunlarla içgüdülerden kurtulur, insel ve uygar bir toplum oluruz. " İnsanda gerçeklik yargılarının yanı başında , isteneni olması gereni, yani ülküyü de içine alan birtakım değer yargıları vardır ki , bunlar daha çok ahlaksal ve tinsel hayatta görünürler. Fakat, bu yargılar da özel türden gerçekliklerdir;  tek başına alınan her birey üzerinde söz götürmez bir otoriteyle ağır basarlar.  Bu yargılar müşterek düşünme ve hissetme tarzlarını  ve kollektif tasarımları ifade ederler ki, bilginler bunları nesnel bir surette, adetlerde, kurumlarda ve düsturlarda inceleyebilirler. Bu değer yargıları her zaman belli bir toplumun ahlakını teşkil ederler. Bu değer yargıları her zaman belli bir toplumun ahlakını teşkil ederler. Bu nedenle ahlaksal edimlerin değerleri, kendi yapı ve tabiatlarından değil, toplumun tasarımlarından gelir. Ahlak adına her birimizin ve benzerlerimizin görüşleri hakkında hüküm veren, toplumdur.

Durkheim, Fransa'da  Auguste Comte'tan sonra gelen sosyoloji okulunun en büyük kurucusudur.      Hegel ve Simmel'in etkileri vardır. Evet, Dukheim'a göre Din, sosyal bir kurumdur. Kaynağı da toplumdur.  Bu güç fizik enerjiyi aşan bir nitelik ve özellik kaynağıdır ki birey bununla kendi kendisini aşar. Bu kaynak, sosyal hayatın edimlerinde , ibadet, tören ve kıyafetlerinde taşar ve toplumla karışır.

Tanrı, toplumu oluşturan bireylerden hem aşkın, hem de onda içkin olan kolektif bir varlıktır. O suretledir ki toplum, Tanrı'ya taparken farkında olmadan kendisine tapmış olur. Kutsalla dış kutsal zıtlığı, sosyalle bireysel zıtlığından başka bir şey değildir. Bunun böyle olduğunu, dinin toplumla birlikte bir evrim geçirmesinden de anlıyoruz.  Türlü totemler, ayrılmış olan türlü klanlara tekabül ederler.  Tanrı fikri,  ancak dünya imparatorluğunu kurmak istemiş olan Mısırlılar gibi bir ulusla doğmuştur.

Durkheim için Din, bütün diğer sosyal kurumları da yaratmış olan bir ana kurumdur. Denilebilir ki adeta insanın ilk düşüncesi mistik, daha açık bir deyimle, dinli olmuş ve bütün edim ve eylemlerini, bu düşüncenin  evrimine göre düzenlemiştir.

Durkheim'a göre, bir kuralın sürekliliği, Hume ve Spencer'ın zannettiği gibi  bireysel bir alışkanlığın ürünü değildir. Belki kendi gerçekliğinin bir kanıtıdır.  Bunun içindir ki  her Din, daha ilkel bir dinin değişik şekillerinden başka bir şey değildir.

 

 Füsun Kankat